NecroSphere

Alter'in Güncesi 3 - Derinler
Mağaların derinleri değil. Aklınkiler.

Xarmus’un yanına gittim. Heyecanla bir şeyler yazıyor defterine mağaranın duvarlarına bakıp. Anladığım kadarıyla, bizim göremediğimiz şeyler görüyormuş duvarlarda. Olay çok ilginç, daha önce duyduğum gördüğüm şeyler gibi değil. Deftere bi şeyler yazıyor, defterde iz bile yok. Kalemi mi yazmıyor diye deneme yaptım, kalemini alıp elimi çizdim, işe yaradı. Defterin üzerine mi yazılamıyor denemek istedim, defterin başka bir sayfasına bir çizik atabildim. Xarmus’un yazılarını mı göremiyoruz diye denedim, onun deftere yazdığı başka kelimeleri görebildik. Bu duvarın üzerinde ne görüyorsa, onları görebileceğimizi sanmıyorum ama…

Mağaranın içlerine doğru gittik, tuzakları kontrol etmek için. Bu girdiğimiz ilk mağara, tuhaf seslerle doluydu. ilk tuzağın olduğu yere girdik, tuzakları araştırdım, büyüsel bi şey yoktu. misinalarla yapılmış şeyler. yıkılan yolun ilerisinden keçi sesleri geliyordu, ama göremiyorduk devamını. Sonra ben keçi gibi bağırmaya başladım ^^

Elimden geldiğince taklit etmeye çalıştım köyde duyduğum keçileri. Amacım görebileceğimiz bi alana kadar çekmekti, işe de yaradı. siyah bi keçi geldi karşı tarafa. Druid konuşmaya çalıştı. Kötü kötü kahkahalar atmış ona. “Beni ararsanız bulursunuz” demiş. Naarkoes un çağırdığı bi hayvan olduğuna kanaat getirdik.

Mağaranın içinden başka sesler de geldi.Başka yollara girdik. Yollardan birisi dağın merkezine çıktı sanırım. Dev bir boşluğa yürüdük. önümüzde 100lerce metre genişliğinde, 100lerce metre derinliğinde bir boşluk vardı. karanlıktan hiçbir şey göremiyorduk ama, “nolur yardım edin, orda kimse var mı” diye çığlık atan bir adamın seslerini duyabiliyorduk. Kim olduğunu bilmiyor, ne yaptığını bilmiyor, nerde olduğunu bilmiyor, etrafındakileri göremiyor ve hiçbir şey hatırlamıyor. Ben ne olduğunu çözmeye çalışırken Gron “Sesime gel” dedi. Adam yürüdü karanlıkta. Çığlık atarak düştü yere. Bırakıp geri döndük. Bu mağarada yaşadıklarımız bize bu mağara için yeter.

Yola çıktık ikinci mağara için. Yolculuk sorun olmadı ama, tırmanış çok kötüydü bizim için. Tırmanış ekipmanlarımızdan bir kısmını kaybettik, Gron savaş çekicini kaybetti, karların altında kaldı. Ekip arkadaşlarımdan bir kaçı düşmek üzereyken dağların sırtlarında yaşayan, sonradan “Goliath” olduğunu öğreneceğim dev insanlar tarafından kurtarıldık. Bizi mağaraya kadar çıkardılar. Bunlar öyle büyük insanlar ki, normal insanlara göre dahi boy olarak ortalama olan ben, onların yanında kendimibir halfling gibi hissediyordum. Sanki yaşadıkları dağın ufak birer kopyası gibiydiler. Gron onlardan yakacak istediğinde, adını “Togo, Son Tırmanan, Gaer” olarak söyleyen yarı dev, sırtındaki kürkü çıkarıp düşünmeden ateşe attı. Üstü çıplak bi şekilde mağara kapısında duran, ve kesinlikle üşüme belirtisi göstermeyen bu adamlara ne kadar teşekkür etsek azdır.

Bu satırları ikinci mağaranın ağzında, ateşin başında yazıyorum. Kalan son ateşimizin. Bu dünya üzerinde 600 yıl yürüdüm. Benim için zaman kavramı önemini yitirdi artık. Yine de, canlı bir şekilde mind flayerlara rastlayacağımızı, ve bundan sağ kurtulabileceğimizi söylese biri, buna inanmazdım.

Mağaranın içlerine doğru ilerledik. Bellina yine bizim için bir keşif gezisi yapmıştı önceden. İçeride ufak tefek odalarda ölü hayvanlara rastladık. Çeşitli ayinlerin izleri vardı. Daha derinlerdeki odalarda çeşitli hayaletler kovaladı arkadaşlarımı. Yine de derinlerde bir yerde, üçüncü mağaraya geçiş olacağını umuyorduk. Aslında tekrar soğuğa çıkmaya korkuyorduk. Nasıl tırmanacağız, nerde ısınacağız bilmediğimizden.

İlerledikçe mağarada, kapalı bir kapı keşfettik. Üzerinde aşina olmadığım seboller ve kapıya gömülü 5 adet kilit olan. Kilitleri incelerken Xarmus onlardan birine doğru yürüdü. Eline alıp sıkıca tuttu, kilt açıldı, ama açılırken Xarmus’un eline bir rün işledi. Diğer kilitleri katiyyen açamadık. İlerlemeye devam ettiğimizde kendimizi bir illüzyonun içinde bulduk. Değişen yollar, değişen sarkıtlar – dikitler. Kendime gelip gözlerimi açtığımda Arkadaşlarım bir mindflayerla savaşıyorlardı. Bense gözlerimi açmaktan fazlasını yapamadım. Hatta Gron beni taşımak zorunda kaldı bir müddet. Mağaranın girişine doğru giderken, yolda Goliath Togo ve arkadaşını gördük. Dikitlerden birine geçirilmişti ölü bedenleri, derileri yırtılmıştı. Yırtılmak da denemez hatta, derisi soyulmuştu dışa doğru.

Bundan sonra ne yaparız bilemiyorum. Artık daha fazla garip şeyle muhattap olmak istemediğimiz konusunda hem fikiriz. Ya direkt olarak son mağaraya ilerleyeceğiz, ya da direkt olarak eve.

View
Alter'in Güncesi 2 - Yolculuk
İçinde yüzmek istemeyeceğin bir okyanus.

Demirci Udun, ilginç bir adam. Yaptığı silahları kullanmayı bildiği her halinden beliydi. Eşiyle birlikte, kurtarabildikleri kadar insanı kurtarmış, dükkanın altındaki mahzende barındırıyorlardı. Demircide güzel dinlendik, kendimizi toparladık, Udun’a bir kaç sipariş verdik çıkmadan evvel. Benim için silver crossbow boltları, Gron için savaş çekicine işlemeler… Bellina kendine bir kalkan bir de longsword aldı, Xarmus’la ben zırhlarımızı değiştirdik.

Çıkmaya hazırlandığımız vakit, savaş borusu duyduk dışarıdan. Udun’un kapadığı pencerelerden birinin desteklerini söküp dışarı çıktık bellina ile birlikte, ve bize doğru yaklaşan atlı birliğindeki insanlarla tanıştık: Sir Escariel ve onun bertaraf ekibi.

Sir escariel, ölüm tanrısı wee jas’ın bi cleric’i. 13-14 kişilik ekibi ile birlikte şehirdeki undeadleri temizlemek için gelmişler. Onlarla yolumuzu ayırdıktan sonra, xarmus’u çıkardığımız revirin son halina bi göz atıp süratle askeriyeye ilerledik.

Askerlere durumu anlatıp, şehir hakkında kritik bilgiler verdik. Bu aşamada yanımızda bellina olmasaydı ordunun hali çok daha kötüydü. Bellina, komutanın haber alamadığı bölüklerle iletişim kurmasını ve diğer şehirlerin komutanları ile konuşup yardım isteyebilmesini sağladı. Bu yardım çağrıları sonuç bulacak mı? ilerde göreceğiz.

Şehrin dev haritasının üzerinde bir plan oluşturduk. Bu plana göre askerler, kale dışındaki bütün orduyu destek için kale içine alacak, bu askerlerle birlikte şehirde bir barikat oluşturup sisin dağıldığı alanları güvenli bölgeye çevirecekti. Biz de bu süreç içerisinde aldığımız araştırma görevini tamamlamayı planlıyorduk.

ertesi gün, kahvaltıları yapıp yola koyulduk. yanımızdaki bir bölük askerle birlikte şehirden çıktık, kale dışındaki askerlere yeni görevlerini ilettik, onlar bütün dağınık birlikleri kale içine toplamak için yola çıkarken biz de dağlara dolu ilerlemeye başladık. yol üzerinde 4-5 çadırlık bir kampa rastladık, etrafından dolaştık. Artık hiçbir şeye güvenemiyorum takım arkadaşlarımdan başka.

Çadırların etrafından, ormanlık alanların dış tarafından ilerleyerek devam ettik yola. Yol üzerinde ormanlık alanın içlerinde parıltılı ışıklar dikkatini çekti druidin. Fey kökenli yaratıklara ait olduğunu düşündüğü o şeylere yaklaşmak istemedik, gerekirse yolu uzatmaya, ama güvenli hareket etmeye çalıştık elimizden geldiğince. Bir müddet sonra hem biraz ısınmak, hem de bir şeyler atıştırmak için mola verip ufak bir ateş yaktığımızda, druid takip edildiğimizi söyledi. Biz daha orda ne olduğunu yeni yeni anlamaya başlarken bellina yayını gerdi, tek bir okla yok etti gördüğümüz bakır renkli kuzgunu.

Yola devam ettik, neredeyse bütün günümüz yolda geçmişti. Dinlenmek için bir göl kenarına çadır kurduk. Gece uykumdan köpek sesleriyle uyandım. Bellina, nöbet tuttuğu yerden bizim çadıra uyarılarda bulunuyodu. Uyku sersemi, sessiz bi çekilde çadırdan çıkmaya çalıştım. Sonrasında sesin pek de önemli olmadığını farkettim. Buz gibi bir soğuk, sert bir fırtına çarptı yüzüme. Uykuyu açmak için yeterliydi. Hızla arkadaşlarımın yanına gittim. Bir tepenin zirvesine yatmış, karşıdan geçen kalabalık bi undead hordasını izliyorlardı. Yaratıklar çok yakınımızdan geçtikleri halde istiflerini hiç bozmadılar. İki tanesi hariç…

Üstümüze saldıran yaratıkları parçaladıktan sonra çadıra döndüm dinlenip yaralarımı sarabilmek için. Sonradan yanımıza gelen Gron ve Bellina’nın söylediklerine göre yaratıklar tekrar ayaklanmış. Kafataslarını parçalamadıkça da ayaklanmaya devam ediyorlarmış. O gece daha fazla konuşmadık.

Ertesi sabah tekrar yola çıktık. Artık dağların sınırındaydık. Dağların sardığı geniş ovanın ortasındaki kalabalığı daha iyi görebilmek için bir tepeye tırmandık. Gördüğümüz manzara kan dondurucuydu. Ovanın ortasında undeadlerden oluşan bir okyanus vardı. Dev bir çemberin içini doldurmuş on binlerce undead, hiçbir şey yapmadan bekliyordu. çemberin merkezinde bir açıklık, o açıklıkta da bir hareketlilik vardı ama net göremiyorduk neler olduğunu. Dağların etrafında üç tane mağara keşfettik. Bunlardan en merkezdeki, aynı zamanda bie balkonu olan mağaranın Nerkoose için bir sığınak olabileceğini düşünük. Gron bizim için bir rota çizdi ve undeadlerin nispeten yakınından koşmaya başladık ilk mağaraya doğru.

Tırmanış çok zorlu olmadı. Mağaraya vardık, bir ateş yaktık, bu satırları o ateşin başında yazıyorum. Soğuk iklim pek bana göre değil, soğukta ellerim titriyor, sesim titriyor. Büyülerimi yaparken zorlanıyorum. Fırtınalı havalarda söylediğim hiçbir şey anlaşılmıyor. Derin rüzgarların arasında sadece kılıcıma ve oklarıma güvenebiliyorum ki savaşmak benim en iyi yaptığım şey değil.

Ben bu satırları yazarken, Bellina çıkıp geldi yanımıza. Mağarada tuzaklara rastlamış. Bir de Xarmus boş duvarlara bakıp notlar alıyormuş büyük bir iştahla. “Ne yaptığını anlamadım” dedi.

Her şeyin bir zamanı var. Önce dinlenmemiz gerek.

View
Alter'in Güncesi 1 - Önceki Olaylar
Acı? Sanırım, benim ihtiyacım var.

Merhaba, bu defteri okuyorsanız, bu zamana kadar size söylediğim her şeyi unutun. hepsi yalandı. Yani, muhtemelen…

Adım Alter, geçmişim hakkında söyleyebileceğim tek şey bu, geri kalan her şey sıkıcı ayrıntılardan ibaret. 179 yılının mayıs – haziran aylarında bir grup maceracı ile birlikte, sonunda bir amacım olduğuna, güvenebileceğim ekip arkadaşlarım olduğuna ve bir gün masallarını anlattığım kahramanlardan bir tanesi olma şansım olduğuna inanarak Tjorngaard isimli soğuk şehirden yola çıktım.

Amacımız, ateş yağmurlarından etkilenmediğini öğrendiğimiz tek kasabadaki olayları araştırmaktı. Bundan bir süre önce krallığın dört bir tarafına, aynı anda, ateş parçaları yağmıştı. Bu parçaların yangınları kesinlikle söndürülememiş, fiziksel ya da büyüsel yollarla bu felaket durdurulamamıştı. Bir zaman sonra kendiliğinden yok olan bu parçalar, arkalarında külden kalıntılar bırakmıştı sadece.
Öğrendiğimiz kadarıyla Tjorngaard güneylerinde bir kasaba, bu yağmurlardan etkilenmemişti. Krallık, burada çok güçlü bir büyücü olduğunu düşünüyordu. Bizim görevimiz bunu araştırmak, eğer varsa, büyücüyü bulup krallığa getirmekti. Sorun şu ki, oraya giden ilk maceracılar biz olmayacaktık ve bizden önce giden maceracılardan haber alınamamıştı.

Yolculuk kolay geçmedi. Atlarla 3 günlük mesafede olan kasabaya daha varmadan yolumuz tuhaf yaratıklar tarafından kesildi. uğradığımız saldırıda 2 arkadaşımı kaybettim. Kasabaya, sonradan adının Gron olduğunu öğreneceğim, son kalan takım arkadaşım olan bir Hextor Ruhbanı ile birlikte vardık.
Hana yerleştik, kasabayı gözlemlemeye başladık, çok geçmeden önceki takımlardan sağ kalan son iki kişiyi de bulduk: Wood elfler. Kasabada onlardan başka elf olmadığı için fazla dikkat çekmişler, görev için pek işe yaramayan bu durum, en azından bizim buluşmamız açısından kolaylık oldu. Elflerin çok uzun ve telaffuzu zor isimleri var. Şükür ki onlara isimlerini kısaltarak hitap etmemi kabul edecek kadar nazikler. Druid’in adı “Bellina”, Ranger ise “Shinka”. Onlarla tanışalı daha birkaç gün olmadan krallıktan son arkadaş da geldi: “Toby, becerikli hırsız.”

Bizim geldiğimiz gün elflerin eski takım arkadaşları ayrılmak zorunda kaldı. Bir tiefling warlock olan Varlax, kendi gibi arkadaşlarının baskınvarî ziyaretine uğradı. Saatler süren hararetli tartışmanın ardından bize gelip , buradan gitmesi gerektiğini, krallığın verdiği görevden daha önemli sorunları olduğunu söyledi. (Daha önce sadece bir kez karşılaştığım, yapıları bana çok ilginç gelen yaratıklar tieflingler.) İçlerinden geleceğini parlak gördüğüm yarı dahi bir wizard olan Darnath, tieflinglerin soru yağmuruna tutulmuştu o gün. Öğrendiğimiz kadarıyla tieflinglerin bağlı olduğu “Infernal Allience” adında bir topluluk varmış, varlax bu ekipteki görevi yüzünden gelemiyormuş bizimle. Gitmeden önce bir kaç ufak – işe yarar hediye bıraktı, sonra ayrıldı aramızdan.
Bu durumla daha fazla ilgilenmedik, önümüzdeki göreve odaklandık. Kasabada bir Zarthus tapınağı vardı. Halkın büyük çoğunluğunun da katıldığı haftalık ayinler yapan, kötülüğün tanrısı Zarthus’un yolunu öğreten tapınağın Baş rahibi yabancıları pek sevmeyen, katı bir adamdı. Takım arkadaşlarım tapınakta bir şey olduğundan şüphelenmişler, araştırmaya karar verdik.

Planlarımıza göre bir hextor ruhbanı olan Gron, tapınağa gelip sığınma hakkı isteyecekti, ona göre bu durum onlar arasında yaygınmış. Toby’yi kendi kölesi gibi gösterip, onu da yanında içeri sokacaktı. Tapınakta kaldıkları gece Toby kendi yeteneklerini konuşturup, sessiz bir şekilde araştırma yapacaktı bizim için. Böyle bir plan için ne yazık ki fazla geç kalmışız. Kasabada sivri kulakların dolaştığını öğrenen Baş rahip, peşlerine adam taktırmış. Güvenilmeyen iki elfin yanında dolaşan hextor ruhbanına pek de inanmamış haliyle. içeri alıp sorgulamışlar Gron’u, sonra da hapse atmışlar.

Biz uzun bi süre bekleyip de haber alamadıktan sonra, Druid içeri örümcek olarak girmeye karar verdi. Bunu daha önce de yapmıştı, tapınağın kaba taslak planlarını Bellina sayesinde biliyorduk. İçeri girip şüphelendiğimiz odaları tek tek dolaşıp, alt katta karanlık bir odada yalnız başına Gron’u, üst katta bir işkence odasında kaderini bekleyen Toby’yi kurtardı. Kaçma kısmına gelince, işte orada başarısız oldular.

Bu sırada ranger ile ben dışarıda bekliyor, içeri girmenin bir yolunu arıyorduk. İçeriden ışık patlamaları – sesler gelmeye başladığında, tam kapıyı kırmak üzereyken Varlax ve Darnath yanımıza geldiler. Bir kaç kelime ile durumu anlatıp içeri tapınağa daldık, Varlax ortalığı mor dumanlarla kaplayan bir büyü yaptı. Bizi içine doğru çeken dumanların ortasında “ne oluyor” diyemeden kendimizi başka bir yerde bulduk.

Kızıl bir gökyüzü, kızıl topraklar, yaşamın olmadığı bir dünya… Nereye geldiğimiz hakkında hiçbir fikrim yoktu, ama daha önce bu kadar ölü bir yer görmemiştim. Toprak ölü, gökyüzü ölü, sanki dünya zorla nefes alıyor gibiydi. Varlax’ın önderliğinde bir müddet yürüdükten sonra taştan bir kalenin önünde durduk. Sonradan öğreneceğimiz kadarıyla burası, Infernal Alliance’ın kalesiymiş. Kendilerini dünyadan saklamak için, saklandıkları yeri başka bir zaman dilimine taşımışlar: Felaketin hemen sonrası. Günümüzden yaklaşık 600 yıl öncesine tekabül ediyor bu zaman. Bu, inanılmaz derecede güçlü ve zor bir büyü. Nasıl yaptıklarını hala aklım almıyor.

Bizi bir bekleme odasına aldılar, sonra da bir toplantı odasına. Varlax bizi anlatmış, durumdan bahsetmiş, alliance da hazır ellerinin altında bir ekip varken, bizimle görüşmek istemişler. Karşımıza çıkan tiefling kendini “Naraxis, Infernal Alliance Lideri” olarak tanıttı. Bize, krallığın yaklaşan felaketi engellemek istediğini, ama bilgisinin ve gücünün yetersiz olduğunu, krallığı boş verip kendileri ile birlikte çalışmamız gerektiğini söylediler. Aradıkları bir taş varmış, Braton adası sınırları içinde. Çok büyük büyülü güçleri içinde barındırabilen bu taş, eğer üzerinde yeterince çalışılabilirse, çoğaltılabilir ve yaklaşan felaketi önlemek için kullanılabilirmiş.

Onlara yardım edeceğimizi, elimizden geleni yapacağımızı söyledik. Karşılığında krallığın bize verdiği görevde yardımcı olmalarını istedik, kabul ettiler.
Bizi tekrar kendi zamanımıza, kaldığımız hana, birkaç alliance ajanı tiefling ile birlikte gönderdiler.tieflingler “burada kalın” dedi, dışarı çıktı, 1-2 saat sürmeden ellerinde yaşlı bir büyücü ile birlikte geri döndü. Aradığımız büyücü! Takım arkadaşlarımla birlikte, şaşkınlığımızı gizlemeye çalışarak, büyücü ile konuştuk. Bir süredir esir tutulduğu için çok zor durumdaydı,
bir an önce kasabaya götürmeye karar verdik.

Burada durup, ilginç bir şey anlatmak istiyorum. Şimdi gidip, o kasabaya “Zarthus tapınağı” ya da “Baş rahip” hakkında bi şeyler sorarsanız, insanlar size böyle bir şeyin asla olmadığını söyleyecekler. Oysa ben bu defterin başında asla yalan söylemeyeceğimi yazmıştım. Kafan karışıyor mu? Buna izin verme. Tieflingler zamanda bir şeylerle oynamışlar. Kasabada kiminle konuştuysam baş rahibi de, tapınağı da, bizi de hatırlayamıyordu. Daha uzun süre konuşmaya, ya da akıllarını okumaya çalıştığımda tamamen boş bakmaya başlıyorlardı.
İşin kötüsü, bu satırları yazarken hafızamı zorlamaya çalıştığımda, ben de bir şeyleri unuttuğumu hissediyorum.

Uzun lafın kısası, Tjorngaard’a geri döndük! Görünen o ki bizim ihtiyar büyücü, sıradan birisi değilmiş. Tjorngaard Aklî ve Ruhanî Gelişim Kulesi’nin sorumlusuymuş. Burası biraz akıl hastanesi, biraz büyücülük okulu gibi çalışan bir yer. Bütün iyi büyücülerin biraz çatlak olduğunu düşünürsek, bence gayet mantıklı. Acromadis, yani bizim ihtiyar, aynı zamanda bir “Spellborn”. Yani doğuştan gelen özel güçleri var, dünyadaki büyü ağıyla direkt olarak bağlantı kurmasını sağlayan. Sorduğunuzda size pek bir şey açıklamaz, ama araştırmalarım devam ediyor, yakın zamanda bir spellborn nedir, nasıl bir şeydir tamamen netleştireceğim.

Kasaba bizi şenliklerle karşıladı, Onların çok değerli ihtiyar büyücüsünü geri verdiğimiz için adımıza ziyafet vermeye karar vermişler. Ben, hayatımda daha önce böyle bir sofra görmedim. Bütün kasaba yolları masalarla kaplıydı. Elflerin de kesinlikle alışkın olduğunu sanmıyorum böyle bir şeye tabii. Hepimiz uyum sağlamaya çalışıyorduk fakat Gron biraz tuhaftı. Sonradan öğreneceğimiz kadarıyla, birileri Gron’da kötü izler bırakacak büyüler yapmaya karar vermişler. Bunlardan kurtulmak, gerçekten uzun zamanımızı aldı.

Kasabada uzun süre kaldık. Krallık bize ultra lüks bir daire ve sınırsız erzak verdi. Büyücüyü getirdiğimiz için ödüllerimizi aldık. Bu süreçte Gron kasabadaki Hextor tapınağında zaman geçirecek fırsat buldu, elfler kendilerine arkadaşlar edindiler ormanda, bense koleje gidip tezimi verebildim. Boş zamanlarımızda trade district’e uğrayıp alışveriş yaptık, “dinler tapınağı” isimli dev kütüphanede aklıma gelen neredeyse her konuyu araştıracak fırsatım oldu. Ta ki kütüphanenin sorumlusu “Ak Keşiş Teleron” amansız bir hastalığa yakalanana kadar. Bir yandan onunla uğraşırken, bir yandan da ekibimize yeni katılan heyecanlı tieflingi tanımaya çalışıyorduk son günlerde. Adı Xarmus olan tiefling warlock, alliance tarafından, bizim onlarla iletişim kurabilmemiz için görevlendirilmiş çömez saha ajanıydı. hedefleri büyük, hırslı tieflingin atmaya çalıştığı adımlar, boyundan biraz daha büyüktü.

Derken…

Her şey aslında kasaba dışında bir obeliskin belirmesiyle başladı. Bellina’nın ormanda gezerken farkettiği bu siyah, dikilitaşa benzeyen heykel, etrafına ölüm gibi bir aura saçıyormuş. Bu çürümüşlük giderek artıyormuş günden güne. Ne olduğu hakkında Druidler ona bir güvercin gönderdiler: Nagrat isminde bir elementalin özüne ihtiyaç varmış bu obelisk’i yok edebilmek için. Biz daha neler olduğunu araştırırken obelisk patladı! Yani, heykel sağlam da, bir patlama ile geniş bir alana enerji dalgası yaydı. Biz daha bu patlamanın canlılar üzerindeki etkilerini anlamaya çalışırken, asıl sorun ortaya çıktı. Patlama, toprağın altından ölüleri uyandıracak bir şeyi tetiklemişti.

Sonraki günler, bu namevtlerle savaşarak, güvenli bölgeler arayarak ve yaşamla ölümün iki kıyısında da yürüyerek geçti. Krallık araştırma yapabilsin diye bu kendini bilmez sonradan doğmalardan birini bağlayıp şehre dönerken, adının “gölge keneleri” olduğunu öğrendiğim buluta benzeyen siyah yaratıkların, insanların hayatını , ruhlarını içlerinden çektiğine tanık olduk.

Bir tanesi Gron’a yapıştı, kurtarabildik ama anladığım kadarıyla ne kılıçlar, ne metaller işe yarıyor bu yaratıklara zarar vermek için. sadece büyü, ya da büyülü silahlar. Yol üzerinde daha fazlası da saldırıya geçti, Gron daha fazla yara almasın diye onu görünmez yapmak için üzerine koşarken, bu sefer ben yakalandım bu kenelere. sarayın içerisine son adımı attığımda ayakta duracak daha fazla halim kalmamıştı. elime tutuşturdukları parşömeni hayal meyal hatırlıyorum. Özetle, yaratık bütün hayat enerjimi çekti, bense bana bir parşömenin verdiği yalandan bir hayatla ayakta duruyordum. parşömenin etkisi 1 saat sonra geçtiğinde ölecektim. Yaratıkların bende oluşturduğu bu geçici hasardan kurtulana kadar, ölü beyazı bir tenle, mosmor gözlerle, ruhu çekilmiş bir beden ve etrafında buzdan oluşan ve büyüsünü pek anlayamadığım bir etkiyle 24 saat boyunca hayatta kalmak için sadece parşömen okudum. uyumadan, dinlenmeden.

Bu defteri yazmaya karar vermem biraz da burada başlıyor zaten.
kendime geldikten sonra, benim pek hatırlamadığım görevden bahsetti arkadaşlarım. Meğer ben yarı ölüyken (aslında tamamen ölü diyebiliriz? ) Acromadis gelmiş, bize çok önemli şeyler söylemiş. Krallığın kuzey batısında Naarkoes isimli bir necromancer var, bu namevtlerin uyanışı ona pek bir yaramış. Gidip, orayı yerle bir edip, ölüleri ölü kalmaları gerektiğine ikna edip Naarkoes un çalışmalarına göz atmamız gerekiyormuş.
Hazırlık yapmak için kasabaya çıktık. Önceden trade district’in olduğu yere gidip, sağ kalan dükkanlardan alabileceğimiz şeyleri almamız gerekiyordu. Bulaştığı karanlık büyüler yüzünden kendine gelemeyen tieflingi revirden saraya almak için çıktığımız yolda, kasabanın karanlık bir sisle kaplı olduğunu, sisin içinde hem infernal hem de undead yaratıklar olduğunu görmüştük. elimizden geldiğince dikkatli gitsek de, bir noktada kendimizi bir kaç fazla gelişmiş undead kan emicinin karşısında bulduk.

Gron güzel savaştı, eminim Hextor onunla gurur duymuştur. Ben kendimden geçerken son gördüğüm şey, 3 tane öfke nöbetine girmiş devasa undead yaratığın Gron’u aralarına alıp saldırdığı, birininse o uzun dilini boğazına saplayıp yaşam enerjisini emmeye çalıştığıydı. Onun hemen arkasında, yaratığın dilini kesmek için bıçağıma uzanmaya çalıştığım sırada bir darbe aldım, ve ışıklar kapandı. Yılana dönüşen druidi, arkada bi yerlerde acı içinde bağıran takım arkadaşlarımın sesini hayal meyal hatırlıyorum.

Bu, ölümün kıyısından son dönüşümdü. Kendime geldiğimde kasabanın demircisinin dükkanındaydık, son kalan yaratıkları öldürmüş, beni güvenli bir bölgeye taşımışlar. bu satırları demir ocağının sıcağının ve ışığının yanında yazıyorum. Ellerimin üzerinde hala kurumuş kan parçaları var ve ben birazdan flütümü çıkarıp, sanki hiçbir şey olmamış gibi üflemeye başlayacağım onlar daha iyi dinlenebilsinler diye. Çünkü takım arkadaşlarımın bana ve büyülerime ihtiyacı var.

Korkuyor muyum? Hayır, aksine, savaşmak bana yaşadığımı hissettiriyor. İnsanların bir kısmı acıyı küçümsüyor, bir kısmı gereksizce korkuyor. Ben? Sanırım, benim ihtiyacım var.
Tek istediğim, olur da ölürsem eğer, bu maceracıların hikayesi kaybolmasın tarihin karanlığında. Bu günden sonra, geri döndüğüm son ölümden sonra, bütün anıları kaydetmeye başlayacağım.

View
Kalkanın Peşinden Cehennemin Dibine
Kalkanı oraya koymak kimin aklına gelmiş ki?

Daha şehre döneli yarım saat olmamıştı ki cüce şehrinden bir grubun ışınlandığının ve benim karşılamam gerektiğinin haberi geldi. Başta garipsedim çünkü kim gelmiş olabilirdi ki benim karşılamam gereksin. Odaya gittiğimde gördüğüm manzaradan neden benim çağrıldığımı anladım. Bizim gibi başka bir maceracı grup baştan aşağıya büyülü eşyalar ile donatılmış, karşımda duruyorlardı. Çemberin içindeki kısa bir konuşma ile amaçlarının bizlerle aynı olduğunu öğrendim ve kendilerini ortağı olduğum tavernama davet ettim. Hep beraber bir tanışma ve kaynaşma faslından sonra görevimizin ne olduğu ve yarın nereye gideceğimizin kısa bir brifing’ini verdim. Elemental düzlemlerin kesiştiği noktaya gidip Icemar’ın aile yadigarı kalkanını alıp kendisini tam takır donatacaktık. Karşımıza neler çıkabileceğine dair herhangi bir fikrimiz yoktu, yeni gelen grubun yakın zamandaki olaylarla ilgili çok bilgisi yok, üzerleri büyülü eşyalarla dolu olmasına rağmen temel malzemelerde eksikleri vardı ve önümüzde geçirmemiz gereken tam bir gün vardı.

Büyücüleri ve yeni gelen ruhban’ı yanıma alarak yerini daha bir önceki gelişimde öğrendiğim büyü malzemeleri dükkanına götürdüm. Oradan hem gnome’un sunduğu büyü malzemeleri ile eksiklerini tamamlayabilirlerdi hem de yakın zamandaki olaylar ile ilgili bilgi edinmek için gnome’un "gazete"sini okuyabilirlerdi. Oradaki işlerimiz bittikten sonra ruhban arkadaşımız kütüphaneye giderek gideceğimiz boyut ile ilgili araştırma yapmak istediğini belirtti. Ben ve diğer iki büyücü ise kuleye gidip yaşlı büyücünün yeni büyüleri almasına yardımcı olduk. Sonrasında tavernadaki odama çekildim ve Icemar’ın hazinesinden bana verdiği kitaba çalışmak için hazırlık yapmaya başladım. Son yolculuğa çıkmadan önce elimden gelebilecek her hazırlığı yapmış olmama rağmen gene de içimde bir yetersizlik hissi vardı. Ne zamandır aklımda olan bir aktiviteyi yapmak için sanırım en iyi zaman bu zamandı. Çalışma masama geçtim, zihin geliştirme kitabımı önüme koydum ve ilk hocamız Boccob ’a dua etmeye başladım. İçimden geçen duygular kelimelerle ifade edilmek istenirse şöyle bir şey çıkardı heralde ortaya:

Ey büyük hocamız ve yol göstericimiz Boccob, ben senin en yeni öğrencilerinden Rauden. Sana bu zor zamanlarda sesleniyorum çünkü biliyorum ki senin bir gözün büyüyü incelerken diğer gözün daima öğrencilerinin üzerinde onların yolunu gözlemektedir. Doğduğumdan beri büyü benimle hep iç içe oldu ve hayatıma bir
büyücü olarak devam etmeye karar verdiğimde belki de senin lütfunu en iyi şekilde değerlendirmiş oldum. Belki senin öğretilerini bire bir takip etmedim ama benim gözümde sen bir büyücünün olabileceği en yüksek idealsin ve aklımın bir köşesinde daima seni tutarak beni yanına ulaşabilecek düzeye gelmek için çabaladım. Şimdi sana seslenirken bil ki gerçekten ihtiyacım olduğunu düşünüyorum.
Arkadaşlarım, Lord Icemar, Üstat Zulron ve daha nicelerimiz şu dönemdeki en büyük yıkıma karşı durmaya çalışıyoruz. Evet bugüne kadar gelebildim ama yolda kaybettiklerimi, dostlarımı asla unutmadım. O günlerde onlar olmasa bugün ben burada olmayacaktım belki. Yeni dostlarım beni o lanet mahzenden çıkartmasalardı belki de şimdiye çoktan ruhum yanına gelmiş olacaktı. Sana ettiğim bu duayı sadece hayattakiler için değil, bu yolda gitmiş, giden ve gidecek olan herkes ediyorum. Büyülerini üzerimizden eksik etme, yolumuza ışık tut ve kitabını asla bizlere bakarken kapatma.

Krile’th Von Wundry, umarım Boccob’un sonsuz kütüphanesinde mutlusundur.
Anton Themis, umarım Heironeous’un kutsal kalesindeki yerini almışsındır.
Paiva Luonto, umarım Olidammara’nın huzurundaki resitalin mükemmel olmuştur.
Vlad Chernov, umarım aradığın annen ile bir araya gelebilmişsinizdir.
Şerefsiz Valnon, umarım hakettiğin çukurun dibinde yatıyorsundur.
Eldruin, beni kurtarmak ve kristali bırakmamak uğruna verdiğin hayatının karşılığını en iyi şekilde vermeye çalışıyorum. Gözün arkada kalmasın.
Mathildien, umarım hala hayattasındır çünkü bizlerin işleri bittikten sonra sana çok iş düşecek. Bu dünyanın kurtulması için hayatımı bile verebilirim ama doğanın yenilenmesi benim çok ötemdeki bir güç. Gene de druidlere yardım ederken aklımda olacaksın.
Seroft ve Soleil, kısa birlikteliğimizde bile bizlere yardımcı olmak için
ormanlarınızı geride bıraktınız. Fedakarlığınız unutulmayacak.
Adını bilmediğin, tanışamadığım ama bu felaketten alacağını almış olan herkes, unutmayın ki bu yıkıma karşı duranlar var ve yolun sonuna yaklaştılar. Dişlerinizi sıkın, inancınızı kaybetmeyin, silahlarınız kadar iş aletlerinizi de yakın tutun, yıkım bittikten sonra doğa gibi bizler de toparlayacağız.

İlk hocamız Boccob, senden kişisel olarak bir şey istemeye yüzüm bile olamaz. Sana bugün seslenirken benden çok dostlarım ve göçmüş olanların hatıraları ile sesleniyorum. Büyülerin beni koruyor ama dostlarım için her zaman orada olamıyorum. Eğer üstat Zulron’u bize yönlendirmemiş olsaydın gene yalnız kalacaktım ve bu sefer toparlayacak gücüm kalmamıştı. Tek isteğim dostlarım üzerinden görevimiz boyunca gözünü ayırmaman.

Saygılarımla, öğrenciniz Rauden

Duamı bitirdikten sonra kitabıma çalışmaya başlacaktım ki arkamdan bir ses duydum ve arkamı döndüğümde karşımda yaşlı bir büyücü gördüm. İlk başta emin olamadım ama galiba dualarım kabul olmuştu ve şu anda karşımda Boccob duruyordu. Gerçi daha önceki deneyimlerinden yola çıkacak olursak karşımdaki figürün beni öldürmeye gelmiş olma ihtimali daha yüksekti ama gene cümleye girişinden ve sanki beni yıllardır tanıyormuşcasına rahat konuşmasından bir suikastçi olmadığı belliydi. Öncelikle aklımdaki sorunun yanıtını verdi. Evet, karşımda gerçekten ilk hocamız Boccob duruyordu. Kendisi duamı kabul etmişti ve çabalarımın boşuna olmadığı konusunda beni yüreklendirmeye gelmişti. Ayrıca da gün içinde biten büyü gücümü toparlamamı sağlayacak 3 tane büyü taşı verdi. Daha sonra geldiği gizemlilikle ortadan kayboldu. Kalbim güm güm atarken ve üzerimdeki karamsarlığın kalkmış olmasının verdiği gaz ile kitabıma çalışmaya başladım.

Sabah herkes yola çıkmak için bir araya toplanmıştı. Hep beraber belediye binasındaki ışınlanma odasına geçtik. Usta Zullron ve Lord Icemar zaten hazır bekliyorlardı. Hocanın büyüyü tamamlaması ile bütün odadaki rünler ışıl ışıl parladı ve ardından ortadaki kollara tutunup ışınlandık. Biraz önce geldiğimiz aydınlık odadan sonra geldiğimiz yer adeta gözlerimizi acıtmıştı. Ufukta elemental düzlemleri görüyorduk ama bulunduğumuz bölge sanki yokluğun içiymiş gibi simsiyahtı. İşin daha da kötüsü Beron’un taşı çalışmıyordu ve genel olarak büyü ile bağlantımızı zorlayan bir güç vardı. Bu kadar geldikten sonra yokluğun ortasında 10 kişi öylece kala kalmıştık adeta. Yapmaya çalıştığımız büyülerin neredeyse yarısı heba oluyordu ve yön tayini için ufuktaki elemental düzlem farklılığından başka hiçbir ip ucumuz yoktu. Hocanın ve Icemar’ın bile fikirleri bizimkilerden iyi değildi. En sonunda güney olarak kabul ettiğimiz tarafa doğru ilerlemeye başladık. Bir süre hiçbir şey ile karşılaşmadan ilerledik. Yeni ruhbanın dediğine göre izleniyormuşuz ama bu yokluğun ortasında bir şey bizi izlese bile ne farkederdi ki. Muhtemelen buranın yerli yaratıkları için güneş gibi parlıyorduk. Derken bir andan Icemar kanatlarını açtı ve ileriye uçarak havada bir şeyler ile çarpışmaya başladı. Etraf rengarenk kıvılcımlarla dolmuştu ve bir an için içimiz aydınlamıştı. Sonrasında gelen haber ise daha bile iyiydi. Icemar miğferi sayesinde iki tane incelemeye değer nokta tespit etmişti. Bir tanesine doğru bizi yöneltti ve yolumuza koyulduk. Saatlerce ilerledik ve bacaklarımız ağrıyana kadar gittik ama halen daha siyah boşluğun ortasında hiçbir şey ile karşılaşmamıştık. Nihayet kamp kurduk ve kitabıma çalışıp dinlenebileceğim vakitten faydalandım. Önümüzdeki iki gün daha bundan farklı geçmemişti ve artık sıkılmaya başlamıştık ki ileride toprağın renginin biraz daha koyu griye döndüğünü farkettik. daha dikkatli inceleyince etrafta küçükten büyüğe doğru yükselerek giden ve dikilitaşları andıran yapılar olduğunu gördük. Sıkıntıdan patlamadan önce nihayet hedefimize varmıştık.

Önümüzdeki yolun sonunda duran en büyük dikilitaş-bina’ya doğru ilerledik. Büyük dikilitaşa giden yol bir yerden sonra iki yanı da sonsuz uçurum olan bir köprüye geldi. Yolun sonundaki kapının iki yanında ise siyah zırhlı figürler duruyordu. Icemar zaman kaybetmeden ileri fırladı ve birini diğerinin üstüne fırlatıp ardından da paketleyip sonsuz uçurumdan aşağıya yolladı. Sonra bir yumruğu ile kapıyı içeriye doğru kırdı ve gelmemiz için işaret etti. Bizler üzerimizdeki ufak şaşkınlığı atarken Üstat Zullron ile Icemar içeriye girip kayboldular. Hemen arkalarından gitmemize rağmen hiçbir iz bulamadık. Bu dürüm üzerine fazla kafa yormadık ve ilerde karşılaşmayı umarak ilerlemeye başladık. Beklediğimiz üzere yol ikiye ayrıldı ve kısa bir düşünme faslından sonra gitmediklerini düşündüğümüz yoldan gittik (yani hızımızı bile yavaşlatmadan sola döndük). Eğer onlarla karşılaşırsak grup bir arada olacaktı. Karşılaşmazsak da en azından daha çok bölgeyi taramış olacaktık. Her iki durumda da kârlıydık. Tavanı bile gözükmeyen geniş koridorlarda bir süre ilerledik ve nihayet bir kapıya denk geldik. Beron yeni çekicini deneme isteği ile kapıya birkaç sağlam vuruş yapmıştı ki kapıda oluşan delikten bir kol çıkıp kapıyı yolarak parçaladı. İçerideki geniş avluda kocaman, taşa benzer derisi olan bir yaratık bizi karşıladı ve zaman kaybetmeden Beron’a en iyi dileklerini iletti. Hemen yaratığın üzerine elimizde ne varsa yağdırdık ve yeni grubun savaşçısı ile yaratığın son çarpışmaları ile nihayet o koca şey yere devrildi. Sandığımızdan çok daha dayanıklı çıkmıştı ve bazı vuruşlarımızı adeta bir hiçmiş gibi savuşturmuştu. Hemen büyücüler olarak toplandık ve incelemeye başladık. Yaratık genel olarak boyutlarının getirdiği dayanıklılığı kullanıyordu ama bunun dışında içinden bazı ilginç organlar ve mutualist yaşayan bir canlı çıkmıştı. Bunları daha sonra incelemek üzere yanımıza aldık ve yola devam ettik. Koridorda kısa bir süre gittikten sonra kocaman, dairesel bir odaya çıktık. Odada karşımıza ilk olarak bir dikilitaş çıktı. Üzerindeki yazıları okumaya çalıştık ama bilinene bir dil değildi. Bir parşömen üzerine tebeşir ile sürterek kopyasını çıkarttık ve belki de büyü gücümüzü baskılayan budur fikri ile paramparça ettik. Sonrasında herhangi bir değişiklik hissetmememiz üzerinde dikilitaşın o işe yaramadığı kanısına vardık ve odanın duvarlarına yakın bir şekilde dolaşarak boyutlarını kestirmeye çalıştık. Çapı yarım kilometreye yakın dev bir odaydı ve yer yer dikilitaşlar diziliydi. Bu taşlar sanki bir koridor oluşturuyor gibiydi. Başı olarak tahmin ettiğimiz yerden ilerledik ve nihayet tahminen odanın ortasına denk gelen yerde küresel bir enerji alanının içinde kalkanı gördük. Önümüzdeki enerji kalkanını, içerdeki dört adet garip bekçiyi ve muhtemelen sayısız tuzağı aştıktan sonra kalkanı alabilecektik. Hızlı bir şekilde Icemar’a haber attım ve kalkanının burada olduğunun haberini verip geldiğimiz yolu tarif ettim. Gelen cevap biraz garipti çünkü kendisi de kalkanı benzer bir odada bulduğunu söylüyordu. Geldiğimiz yoldan geri gidip diğer yoldan giderek yanlarına çıkma planı yaptık ama diğer koridordan gittiğimizde ilki ile aynı kapıya gelince aklımızda biraz şüphe oluşmadı değil. Gene de kapıyı kırdık, yaratıkla savaştık, odayı gezdık ve ortasına gittik. Etrafta ne hocadan ne de Icemar’dan iz vardı. Icemar’a tekrar mesaj gönderdim ve kendisine bir kalkan daha bulduğumuzu söyledim. Bu sefer gelen cevap bir anda heyecanımı doruğa çıkartmıştı. Etrafın tuzaklarla dolu olduğunu ve bir an önce oradan kaçmamız gerektiğini söylüyordu. Ben gruba haber verene kadar içerideki korumalardan bir tanesi küreden dışarı çıktı. Hırsız elf çabuk davrandı ve yana çekilip sağlam bir ok gönderdi. Yaratığın cevabının iki adet yokedici ışın olması hepimizi biraz içimize doğru sıçıttırdı. Elfden geriye sadece toz yığını kalmıştı. Beron yaratığın üstüne atıldı ve en iyi savunma saldırıdır taktiğini kullandı. Arkadan bir tane daha korumanın uyanıp da üzerimize ışınlar yağdırması üzerine geri bas taktiği ile saldırmayı daha uygun gördük. Yaşlı büyücü Beron’un aradan çıkması üzerine yaratıklar ile aramıza bir kar fırtınası koydu ve tam gaz koşmaya başladık. Geldiğimiz koridordan geri kaçıyorduk ama bir şekilde yaratıklardan bir tanesi arkamızda belirdi ve Beron’a sağlam bir ışın çaktı. Neyse ki Beron, elf kadar narin değildi ve üstü halen daha tüterken koşmayı bırakmamıştı. Bu sefer Tiefling büyücü yaratığın üstüne bir gaz bulutu indirdi ve nihayet tam hız koşarak yapıdan dışarıya çıktık. Yaratıklar bizi takibi bırakmıştı ama toparlamamız zaman alacak gibi duruyordu. Icemar’a çıktığımıza dair bir mesaj daha gönderdim ama herhangi bir cevap gelmedi. Köprünün sonunda kamp kurduk ve çıkmalarını bekledik. Nöbetleşe uyuduk ve tahminimizce bir yarım gün kadar bekledik. Nıhayet kapıda hoca ve Icemar belirdi ancak her ikisi de bitik haldeydi. Hemen koşup yardım ettik ama kampa vardıklarında Icemar yığıldı ve oracıkta öldü. Defalarca kontrol ettik ama ölmüştü. Bunca yaptığımız şey boşa gitmişti. Ruhbanımız uykusuna yeni yatmıştı ve o kadar savaştan sonra bugün tanrısından çekebileceği gücü kalmamıştı. İçten içe panik yapmadan önce hocaya ne yapabileceğimizi sordum. Kendisinin yardımcı olabilecek büyüsü olduğunu ama Ruhban ile aynı durumu paylaştığını söyledi. Hemen aklıma Boccob’un taşları geldi ve çıkarıp bir tanesini verdim. Hoca adeta yenilenmiş gibi oldu ve zaman kaybetmeden ritüel hazırlıklarına başladı. Icemar’ın etrafına genişce bir çember çizdi, standart ritüel hazırlıklarını yaptı ve uzun bir süreden sonra nihayet büyüsüne başladı. Cebinden kenara bir taş koydu ve ardından büyüsünü söyledikçe Icemar’ın üstüne doğru kapanmaya başladı. Bir süre sonra öylece hareketsiz kaldı ve Icemar tekrar nefes çekerek yerinden kalktı. Hocayı usulca kenara yatırdık ve Icemar’a kendisini toparlamasını söyledik ama adam yerinde durmuyordu. Kalmak için çabaladı ve en sonunda kılıcından destek alarak ayağa kalktı ve kanatlarını açtı. Bu sırada sırtında kalkan da duruyordu. En azından henüz her şey boşa gitmemişti. Hocanın öldüğünü öğrenince öfkeden gözü döndü ve dikilitaşın üst kısımlarına doğru uçup gözden kayboldu. Hemen arkada hocanın cesedi, ritüel çemberinin içinde öylece mal gibi kalmıştık. Ne yapsak ne etsek bilemedik. Hocanın cesedini düzgün bir şekilde çemberin ortasına koydum ve ozanın hocanın eşyalarını hemen karıştırma fikrinin rafa kaldırdım. Icemar’dan haber çıkmasını bekledik ve neredeyse bir gün daha öylece dikilaşı seyrettik. Gökyüzünden gelen çarpışma sesleri ile uyandık ve bir baktık ki Icemar havada başka uçan bir şeyle çarpışıyor. Bu seferki savaşı çabuk bitmeyecek gibi duruyordu ve üzerimize doğru çürütücü buz yağmuru yağması da açıkta beklememizi zorlaştırıyordu. Beron hocanın cesedini, ben çantasını ve yere bıraktığı taşı aldım ve dikilitaşın kırık kapısından içeriye girdik. Icemar’ın savaşı bitmeyeck gibi duruyordu. Kendisine yanımıza gelmesi ve buradan gitmemiz gerektiğni söyleyen bir mesaj attım ama o kendisini almadan gitmemizi istedi. Ben hariç gruptaki herkes de onu beklemenin anlamsız olduğu kararına varınca mecburen gitmeyi kabul ettim. Sonra düşündük ve şu anda Beron’un sırtında cesedi yatan hocanın bizi buraya ışınlamış olduğunu hatırladık. Mecburen hocanın çantasını karıştırdık ve ölümü durumunda okumamız için bırakılmış bir not bulduk. Orada taşın bizi buradan çıkartmak için olduğu yazıyordu ama nasıl aktive edileceği yazmıyodu. Herkese bana tutunmasını söyledim ve şansınımı denedim. Korallan bölgesinde, Paivanın çıplak yıkandığı nehri aklımda canlandırdım ve içindeki büyü enerjisini taşa yönlendirdim. İlk defa şansım yaver gitti ve gözlerimizi açtığımızda ordaydık.

Gruba bölgenin ortasında olduğumuzu ve buradan güneye devam etmemiz gerektiğini, kapatmamız gereken dev boyutsal kapının orada olduğunu söyledim. Yola çıktık ve o lanet kapıyı kapatmak için ilerledik. Hocanın çantasından kırık kristalin tüm parçaları çıkmıştı ve eskisine oranla iki katı daha kalabalıktık. Tüm kıtanın gözleri üzerimizde güneye doğru ilerlemeye başladık…

View
Nihai Görev
12.09.2015

Her ne kadar bize karşı inançlarının ve dünya görüşlerinin son sınırlarını zorlayacak kadar makul davransalar da Zartharum şehrinde bizi alakadar eden hiçbir şey yoktu. Ne kafamızdaki sorulara cevaplar alabilmiştik ne de uğrunda sayısız çaba harcadığımız görevimizin sonunu getirebilmiştik. Bu belirsizlikten kurtulup kendimize yeni bir amaç edinmek ya da en azından Zartharum’un kasvetli ortamından daha güzel bir yerde zaman geçirme ümidiyle büyük cüce krallığı Halogar’a doğru yola çıktık.

Önceki yolculuklarımıza göre son derece güvenli geçen yolculuğumuzdan sonra Halogar Krallığı’na vardığımızda bizi uzun zamandır rastlamadığımız konuksever bir karşılama bekliyordu. Cüce efendileri, yemeklerin ve içeceklerin sonunun gelmediği o meşhur cüce konukseverliğinin en nadide örnekleriyle bizi ağırladıktan sonra çok uzaklardan Nak’shir’den buralara bizi getiren yolculuğu ve görevi sordular. Hemen hemen onların bilmediği hiçbir şey olmamasına karşın bizlerin hikâyesini sonuna kadar ciddiyetle dinlediler. Sonrasındaysa bize kendi sorunlarından bahsedip, dikkatimizi evvelce de duyduğumuz ve tüm kötülüğe karşı son kez yürüyecek olan ordunun toparlandığı yer olan Goralliant şehrine çektiler. Orada olacak savaşta bizim getireceğimiz haberlere ihtiyaç olmasa bile zor görevlerimizin üstesinden gelmede gösterdiğimiz kararlılığın yararlı olacağın düşünerek, her düşündüğümde hala içimden sonsuz şükranlarımı sunduğum eşsiz hediyelerle bizi her şeyin biteceği yahut devam edeceği yer olan Goralliant şehrine gönderdiler.

Goralliant şehrinde bizleri karşılayan isim anladığım kadarıyla zor zamanlarda hayatta kalmayı başarmış son büyücülerin lideri gibi duran Efendi Rauden oldu. Tıpkı cüce efendilerinin yaptığı gibi bizleri büyük bir dikkatle dinledi ve sorularımıza son derece mantıklı cevaplar vererek bizlere yeni bir amaç verdi. Efendi Rauden, kendisi ve arkadaşlarından oluşan bir ekibin şehrin içinde toplanan tüm ordunun yapacağı son saldırıdan daha önemli olacak olan ve başarısızlıkları halinde bildiğimiz dünyanın sonunu getirecek olan bir görev için element düzlemine geçiş yapacaklarını söyledi. Her ne kadar bizlerin ayak bağı olmasından endişe duymuşa benzese de cüce efendilerinin bu görevde kullanmamız için verdiği değerli hediyelerin de sayesinde onlara engel değil yardımcı olacağımız konusunda güvence verdik. Şimdi şehrin görkemli kütüphanesinde yazdığım bu satırları bitirir bitirmez, yarın gerçekleştireceğimiz kritik görev öncesinde mümkün olduğunca fazla bilgi öğrenerek çıkacağımız en tehlikeli ve en önemli maceraya hazırlanmaya çalışacağım.

Bu macera günlüğünü kütüphanenin gözlerden ırak, tozlu raflarından birine yerleştireceğim. Dönmeyi başarırsam yine yazmayı düşünüyorum. Eğer dönemeyecek olursam ve yıllar sonra bu günlük tesadüfen onu fark eden bir okuyucunun eline düşecek olursa bilinmesini isterim ki, karşılaşacağım tehlikelerin farkında olarak ve hiçbir pişmanlık duymadan çıkacağım bu macerada nasıl bir sonla yüzleşirsem yüzleşeyim karanlık ordularının bir kölesi olmak yerine özgür biri olarak öldüğüm için bahtiyar olacağım. Boccob hepimizin yardımcısı olsun…

Haletin Belendir

View
Çok Göz İki Gözden Üstündür
Ekipmanın Olduğu Dağda Sıçış
Grupta ki herkes hazırlığını bitirdikten sonra mağaranın içlerine doğru yolculuğumuza başladık. Daha çok az bir yol almıştık ki ortasında bir tür ayinin yapıldığı bir açıklığa geldik. Üst üste yığılan kurukafalardan ve etrafta yanan mavi ateşlerden anlaşılıyordu zaten ama Büyücü Bey Rauden’in de teminiyle emin olduk ki büyü halen devam etmekte olan bir büyüydü.

Önce ruhbanımız yanında taşıdığı efsunlardan biriyle büyüyü etkisiz hale getirmeye çalıştı ancak pek başarılı olamadı. Sonrasında Büyücü Bey büyünün bir kısmını etkisiz hale getirebildi ancak anladığımız kadarıyla büyü katmanlardan oluşuyordu. Burada daha fazla oyalanmamaya karar verip içeriye doğru devam ettik.

Bir süre sonra önümüze bir yol ayrımı çıktı ve biz soldan gitmeye karar verdik. İçinde bir sürü titreyen kristallerin olduğu bir açıklıktan geçtikten sonra önümüze çıkan bir yol ayrımından dağa sağa gittik. Tabi ki bu yol ayrımının sonunda dev kemikten yılanlarla dövüşmek zorunda kaldık. Bu yılanları yendikten sonra Büyücümüzün bizi temin ettiği şekilde koruyucu bir dev yılanla konuşmak zorunda kaldık. Bize pek yardımcı şekilde davranmasa da en azından bizi öldürmedi ve üstelik bir kaç şişe de iyileştirici iksir verdi. Bu yoldan geriye dönüp titreyen kristallerden sola döndüğümüzde üstümüze gölgeler ve hemen arkasından küçük buz yaratıkları saldırdı. Hatırladınız mı titreyen kristalleri? Ha, işte onlar aslında bir tür yumurtaymış… Neyse bu yolun sonunda da kilitli bir kapı bulduk. Druid efendi gidip kapıyı çalmak gibi ilginç bir harekette bulundu. Neyse ki cevap olarak üstümüze oklar yağmadı. Fakat ekipmanın bu yönde olmadığı çok açıktı. Biraz daha kristaller yaratıklarla savaşıp bir odayı tamamen çökertip altından kazıp çıktıktan sonra başladığımız açıklığa geri dönmüştük.

Bu sefer yolumuza sağdan devam ettik ve çok bir yol gitmedikten sonra yine aynı kapılardan birisiyle karşılaştık. Fakat bu sefer kararlıydık bu kapıdan geçmeye. Cüce efendi eline aldığı aletleri ile kapıyı kirişlerinden söküp devirdi. Büyücü Bey’de gücünü kullanarak kapıyı kenara çekti. Karşımıza hem yukarı hemde aşağıya spiral bir merdiven çıktı. Tabii ki öncü olarak aşağıya ben yollandım. Kesinlikle aşağıda tehlikeli birşey olmasına karşın elinde ud olan insan inip bakmalı… Neyse cesur bir maceraperest olduğum için aşağıya doğru olan yolculuğuma başladım. Bu yolculuk neredeyse zıpkınlar tarafından delinmemle son buluyordu. 10 dakikalık inişim içinde farkettim ki merdivenler daha çok aşağıya iniyor ve her yer tuzak dolu. Geri yukarıya çıkıp bu durumu bildirdim. Geceyi(sanırım artık öyle bir kavram da yok) merdivenlerin önünde kamp kurup geçirmeye karar verdik. Neyse sabah olduğunda da birde yukarı bakmaya karar verdik. Tahmin edin kim yollandı? Evet doğru bildiniz, maceraperest ruhum ve elimde udumla tekrar merdivenlerde buldum kendimi. Yukarıya doğru olan yolculuğumda çok sürmedi. Çünkü önümde ki taşlardan birisi üstünde benimle beraber sonsuz bir çukura düşmeye başladığında henüz 10 dakikalık bir yol katetmiştim. Neyse çevik ve zeki bir maceraperest olduğum için bu tuzaktan kurtulup arkadaşlarımın yanına geri döndüm. Aşağıya topluca inmeye karar verdik.

Tahmin edin önde ki kişi kimdi? Evet tabiki cesur kahramanınız öndeydi. 8 saatlik çok uzun bir iniş gerçekleştirdik. Yol boyunca grubu pek çok tuzaktan kurtarmayı başardım ancak benim de çevikliğim ve zekam bir yere kadar olduğu için malesef bir iki tuzaktan etkilendik. Fakat sonuç olarak en aşağıya sağlam denilebilecek bir şekilde ulaşmıştık.

Aşağıya indiğimizde kendimizi içerisinde pek çok heykel bulunan bir koridorda bulduk. Tabi zeki maceraperest kahramanınızın bunların heykel değilde taşlaşmış insanlar olduğunu anlaması çok uzun sürmedi. Bu farkındalığın ışığında yolumuza biraz daha temkinli bir şekilde devam ettik. Ve evet işte karşımızda duruyordu. Zırhın göğüs parçası! Tabi arkasında da devasa bir küre ve etrafımızda taşlanmış insanlar vardı. Cüce efendi ve Büyücü Bey zırha yaklaştıklarında küre bir çok gözü olan dev bir yaratığa dönüştü. Aralarında bende katıldım ve yaratığın buranın koruyucusu olduğunu ve Lord Icemar’ın kendisi gelmeden zırhı teslim edemeyeceğini öğredim. E çok gözlü yaratıkta kendi çapında haklıydı bence. Zırhı ve yaratığı kendi haline bırakıp burdan çıkmaya ve sonra Lord Icemar’ı bilgilendirmeye karar verdik. Tam çıkışa doğru gidiyorduk ki taşlardan 6-7 tanesi canlanıp önümüzü kapattılar. Halledemeyeceğimiz birşey değildi fakat dövüşümüzün ortasında Druid efendi zırhı çalmaya çalıştığında işler çok karıştı. Çok gözlü yaratığın üstümüze çeşitli büyüler fırlatmaya başlaması pekte uzun sürmedi. Tabi ki maceraperest kahramanınız ve yazarınız çok cesur bir şekilde savaştı ancak arkamdan yediğim çok acı bir darbeyle yere yığıldım. Burdan sonrasını ben bilmiyorum çünkü anlatılana göre ölmüşüm… Başka bir büyücü mağaranın içine ışınlanıp bizi(bizden geriye kalanları) kurtarmış, zırh parçasını yanına almış ve başka bir yere ışınlamış. Sonrasında büyü gücünü kullanarak beni ve Cüce efendiyi ki kendisi benden çok daha kötü bir durumdaymış, ben en azından toza dönüşmemiştim, hayata geri döndürdü. Eh tabi benim gibi maceraperest gözüpek bir yazarın/şairin/sanatçının ölümü kolay olmaz!

Kendime geldiğimde Lord Icemar’ın sırtından kanatlar çıkmıştı, bu zırhın özelliğiymiş. Cüce efendiyi de tozlarından eski haline getirmişlerdi, heralde artık anka kuşlarının nasıl hissettiğini en iyi o anlar. Neyse ışınlandığımız yere biraz göz gezdirdiğimde anladım ki burası küçüklüğümde sokaklarında ud çaldığım, barlarında keskin dilimi ve zekamı kullanarak bir çok kızı koynuma aldığım, ekmeğini yediğim ve yedirdiğim Braton şehrinden başka bir yer değildi! Tabi şimdi baya bir değişmiş, yerle bir olmuştu. Buradan sonra yola devam ettik ve Lord Icemar’ın harab olmuş kalesine ulaştık. Lord Icemar bizden önce gelip burayı düşmanlardan temizlemişti. Bizi aşağıya özel mahzenine indirdi. Şimdi söylediklerime inanın dostlarım! Hayatımda böyle bir hazine topluluğu görmedim, değerli taşlardan altın yığınlarına, büyülü eşyalardan nadir bulunan sanat eserlerine burası inanılmaz görkemli bir odaydı! Lord Icemar bütün gruba yeni ekipmanlar hediye etti. Bana da bir iki zırh silah falan verdi ancak öyle bir ud verdi ki! Maceraperest kahramanınızın artık çok daha iyi akord edilmiş bir udu var.

Şuan ben bunları kayda geçirirken grupta ki diğer herkeste son hazırlıklarını tamamlıyor. Çünkü buradan Goralliant’ta gideceğiz ve ordan da elemental plane’e geçiş yapıp son parçayı alacağız. Meraklanmayım dostlarım, maceraperest kahramanınız yazdığı son yazı bu olmayacak…

View
Nak'shir'de Kefeni Yırtma
29.08.2015

Balık suratlı adamlarla yaşadığımız beyinlerimizi kızartan maceradan sonra geriye dönüş yolculuğumuz mümkün olduğunca hızlı ve sessiz geçiyordu. Herkesin suratları asık ve düşünceliydi. Yaşadıklarımıza anlam vermeye çalıştığımız her seferde çuvallıyor ve en başa dönüyorduk. Yaşadıklarımız gerçek miydi? Gerçekten Tahr kasabasına varabilmiş miydik? Mantarın altında uyandıktan sonra gözlerimizi açtığımız dünya mı gerçekti? Yoksa yamyamların akşam yemeği olmaktan kıl payı kurtulduğumuz orman mı? Zihnimiz bu sorularla meşgulken giderek ısınan hava ve değişen yer şekilleri grubumuza hâkim olan kasveti arttırıyordu. Geçtiğimiz yerler Tahr kasabasına giderken geçtiğimiz yollara hiç benzemiyordu. Sanki kurumuş bitkilerin ve ağaçların arasında geçen gidiş yolculuğumuz yeterince kötü değilmiş gibi dönüş yolculuğumuz çölleşen bir arazide geçiyordu. Her şeye rağmen dönüş yolculuğumuzda ne yozlaşan Gnoll saldırısı ne de kum fırtınasıyla karşılaşmamak sevindiriciydi. Son derece sakin geçen yolculuğumuzun sonunda Nak’shir şehri uzaklardan görüldüğünde, Ald’in elf gözleriyle gördükleri sakin günlerin bittiğini haber veriyordu.

Biz çıkarken alınmaz gibi görünen taş surlarla çevrili şehir paramparça olmuştu. Kışla olması gereken yerin üzerinde uzaklardan kuşa benzeyen ama kuş olmadığından emin olduğumuz bir şey uçuyordu. Şehirden yükselen duman bulutları ne yaşandıysa çok önce yaşandığı ve bittiğinin birer göstergesi gibi göğe doğru yükseliyordu. Bu şartlar altında şehir kapılarından geriye dönmenin uygunsuz olacağı ortadaydı. Bu yüzden şehrin paramparça olmuş surları arasından geçip gizlice girmenin daha uygun olacağını düşündük. Atımızı şehirden biraz uzaktaki ıssız bir vadiye bıraktıktan sonra şehre bulduğumuz bir gedikten giriş yaptık.

Kamufle olmuş bir şekilde aramızdan ayrılan Ald, Pelor tapınağına doğru yol alırken bizler de kışlaya giden yol üzerindeydik. Daha bir blok yol gidemeden karşımıza önce kafaları alev alev yanan tuhaf bir yaratık müfrezesi, sonrasındaysa üstümüzden hızla geçen iki tane kanatlı yaratık çıktı. Daha ileri gidip gitmeme konusunda kararsız bir şekilde beklerken, Ald de kendi bilgileriyle aramıza katıldı. Söylediğine göre bizim karşılaştığımız devriye grubuna benzeyen üç ayrı devriye grubuna rastlamış.

Bu kadar kısa bir keşif çalışmasından bu kadar fazla düşmanla karşılaşmak hiç hayra alamet olmasa da elimizde hiçbir bilgi olmadan şehri terk etmek de kolay değildi. Bu yüzden en azından biraz bilgi toplamak üzere bulunduğumuz bloktaki evleri soruşturmaya karar verdik. Dorn ve ben bir ekip olup Ald’le buluştuğumuz evde araştırma yapmaya karar verdik. Dragan, Jeremiah ve Ald ise hemen yanımızdaki evde bu şehirde neler yaşandığına dair bir bilgi kırıntısı bulmak üzere işe koyuldular.

Sonrasındaki acı tecrübemizle pekişeceği üzere bu çabamız tam bir zaman kaybıydı. Merdivenlere düşen molozların kapattığı üst kat hariç tüm evi didik didik etmemize rağmen biz bir şey bulamamıştık. Diğer ekibin de gördüklerinin bizim gördüklerimizden hemen hemen hiçbir farkı yoktu. Son bir ipucu ümidiyle üst katına çıkamadığımız evin penceresine Ald’i yolladık. Ald’in bizim de çıkmamız için sarkıttığı ipe elimi daha yeni atmıştım ki, pencereden gelen yardım sesi hepimizi hareketlendirdi. En erken hareket eden olmam sayesinde pencereye ilk ulaşan ben oldum. Yine de en son giren olsam bile arkadaşlarımın söyledikleri beni içeride karşılaştığım şeye hazırlayamazdı.

Ald, irili ufaklı sandıkların bulunduğu küçük odanın ortasında nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde adam akıllı yalanmış halde yatıyordu. Boynundaki salyaları temizleyip nabzını kontrol ettiğimde hala hayatta olduğunu anladım. Bununla birlikte tüm gücünü bitirecek şekilde onu yalayan şeyin ne olduğu konusunda hiçbir iz yoktu. Ufacık bir odanın içinde bu kadar kısa bir süre içinde Ald’in icabına bakıp sonrasındaysa saklanacak zaman bulabilecek bir yaratığın ne olacağını düşünüyordum ki Ald’in muhtemelen yediklerini benzer bir dil darbesi bir kırbaç gibi üstüme geldi. Darbenin geldiği tarafa baktığımda az önce umursamadan geçtiğim sandıklardan birinin, içinde eşyalar bulunması gereken yerden çıkan salyalı bir ağızla üstüme geldiğini fark ettim. Nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduğumuzu bilmiyordum ama benden sonra yukarı çıkan arkadaşlarımla beraber yaratığı haklamamız için tüm gücümüzle savaşmamız gerekti. Sonrasında Dragan’ın anlattıklarından öğrendiğime göre bu tuhaf yaratık şekil değiştirebilen türde uğursuz bir mahlûkat imiş. Oturduğum koltuklardan birinin bunlardan biri olduğu düşüncesi uzun süre uykumu kaçırmaya yetti. Bununla beraber ufacık bir sandıkla başa çıkarken harcadığımız çaba hepimizi perişan etmeye yetmişti. Binanın ikinci katında bir süre dinlendikten sonra bu işi bitmiş şehirden ayrılmaya karar verdik.

Şehirden geldiğimiz gibi sessizce ayrılma düşüncesi tam olarak bir fiyaskoydu. Çıkarken örümcek gibi tırmandığımız ipten inmeyi beceremeyerek Jeremiah’la beraber acı verici bir düşüş yaşadık. Çıkardığımız patırtı o kadar büyüktü ki üstümüzden geçen kanatlı şeylerin dikkatini çekti. Dragan ve Dorn ile beraber kendimizi evin giriş katına zor atmayı başardık ama sokağın duvarına yapışan Jeremiah iblis olduğunu anladığımız o “kanatlı şeyin” dikkatinden kaçamadı. Ald ise yaşadığımız kargaşa esnasında gözden kaybolmuştu.

Daha öncesinde Cultistlerin çağırdığı iblisi ortadan kaldıran bir grup olarak iblislerle savaşma konusunda tecrübe sahibi olduğumuz söylenebilirdi. Ama Nak’shir içinde karşılaştığımız, cehennemdeki düzleminden hiç ayrılmaması gerek bu yaratık, hayallerimizin ötesinde bir güce sahipti. Ne büyülerimiz ne de kılıç darbeleri onun canını yakmışa hiç benzemiyordu. Aksine üst üste yaptığı saldırılarla an be an mezarımızı kazıyordu. Bu karanlık dakikalarda çaresiz bir şekilde son savunmamızı yaparken aklıma daha önce de diğer iblis üzerinde denediğim ama bu sefer elimdeki büyüler sayesinde daha da avantajlı olduğum diplomasi yoluyla yaratığı bizden uzaklaştırmayı denemeye karar verdim. Suggestion büyüm, Boccob’un giriştiğim işin büyüklüğünü görüp yardımıma koşması sayesinde beklediğimden daha etkili oldu ve iblisi etkisi altına almayı başardı.

Yaptığım büyünün tutması ne kadar önemliyse, yaratıktan itaat etmesini isteyeceğim emirleri seçmem de o kadar önemliydi. Zira büyü üç cümleyle sınırlıydı ve çıkış biletimiz ağzımdan çıkacak o üç cümlemizin doğru seçilmesindeydi. Düşünmeye az bir zaman bulabildiğim bu zor durumda emirlerin şunlar olmasına karar verdim: “Bana ve arkadaşlarıma zarar vermeyeceksin. Şehrin sınırlarından ayrılmayacaksın. Bizi gördüğünü kimseye söylemeyecek, belli etmeyeceksin.”

İlk bakışta bu emirlerde bir boşluk yokmuş gibi duruyordu. Bu yüzden ben ve arkadaşlarım tabana kuvvet kaçarak bir an önce surdaki yarığa ulaşmaya çalıştık. Fakat iblis bizi rahat rahat bırakmamaya kararlıya benziyordu. Verdiğim emirlerdeki boşlukları kullanarak binaları yıkmaya ve yollarımızı kapatmaya ve zarar vermeden bizi yakalamaya çalışarak kaçış teşebbüsümüzü sabote etmeye çalıştı. Yine de topuklarım kıçıma vura vura kaçtığım için beni yakalamayı başaramadı. Hemen arkamdan gelen Jeremiah ve Dragan da benim gibi şanslı maratonculardandı. Eğer yeterince ciyaklayıp çırpınmasaydı ruhban dostumuz iblisin üç metrelik çatalından hiç kurtulamayabilirdi. Yolun ortasında kanlar içerisinde yatarken kimsenin durup da yardım etmeye çalışmayacak kadar üç buçuk attığı bir ortamda bıraktığımız Ald’in kurtuluşu da başlı başına bir macera olmaya yeterdi. Sonunda nefes nefese kalmış bir halde arabamıza geri geldiğimizde bizim için Xiv’thara macerasının sonu gelmişti. Bir an önce bu toprakları terk etmeye kararlı bir halde atımızı Halothar Dağları’nda yaşayan cücelerin gölgesinde kurulmuş büyük şehir Skaelgaard’a çevirdik.

Şehir hakkında pek bir bilgim yoktu ama Dragan’ın anlattıklarından öğrendiğime göre şehirde hem Pelor inancı hem de Zarthus inancı serbest bir şekilde yaşanmaktaymış. Birbirine zıt bu iki grubun nasıl birbirlerine tahammül gösterdiğini merak ederek şehre vardığımda, şehirdeki hoşgörü ortamının da bittiğine şahit oldum. Nak’shir’deki surları ikiye üçe katlayacak dev surlarla çevrili şehrin tüm surları Zarthus’un sembolleri ile dolup taşıyordu. Kapıdaki aksi muhafızlar ki sonradan Zarthus Blackguard’ı olduklarını öğrendik şehrin isminin değiştiğinden ve yönetimin bundan sonra Zarthus tapınağında olduklarını söylediklerinde hepimiz afalladık. Şehrin yeni sahipleri her ne kadar sert olsalar da bir Zarthus müridinin sahip olabileceği tüm diplomasi yollarını kullanmaya kendilerini zorlayarak bizi şehre kabul ettiler. Bizden yeni kurduklarını söyledikleri Zartharum şehri içinde ticaret yapmamızı ve olay çıkartmamamızı öğütleyerek hanın yolunu gösterdiler. Şimdi vakit gece ve şehirde yaşananlardan yerel halkın memnun olmadığını söylemek için bize yamağını yollayan, ama her tarafta kol gezen casuslardan korktuğu için kendisi gelemeyen hancıdan öğrendiklerimizi düşünüyorum. Bu satırları yazdıktan sonra, her zaman olduğu gibi belanın ortasına atlamadan önce deliksiz bir uyku çekmeye çalışacağım. Son zamanlarda ölümden kıl payı döndüğümüz anların fazlalığı düşünülünce belki de bu son uykum olabilir.
Haletin Belendir

View
Kuzey Kışı
Ekipmanın Olduğu Dağa Giriş

Sandığım gitmişti ve sanırım bunun için yapabilecek hiçbir şey yoktu. Gerçi ruhbanımızın bir fikri vardı ama pek işe yarayacak gibi durmuyordu. Kağıt parçaları üzerine bilmeceler yazarak askeriyeye giden tüm yolları döşedi ve yaşlı adamın ona gelmesini bekledi. Bu sırada ben de konsey ile boyut yolculuğu kolyesini modifiye edip edemeyeceğimizi konuştum ve ne yazık ki aklımızdaki gibi kolyeyi manipüle edemeyeceğimizi öğrendim. Eğer boyut değiştireceksek risk almak zorundaydık. Zaten bu kadar yol geldikten sonra olayların kolay geçmesini beklemediğimiz için çok da şaşırmadık.

Yola çıkmadan önce biraz vaktimiz vardı ve bunu yeni asamı geliştirecek olan büyüye çalışarak değerlendirmeyi düşündüm. Kütüphaneye gittiğimde tam kapısında Ranger Arahad ile karşılaştım. Medeniyetten uzak olan bu adamı burda görmek tabi ki de garip gelmişti ama buna şaşıracak vakit bulamadım bile. Cam kırılması sesleri ardından fare tipli, ceplerinde kocaman parşömenler taşıyan üç kişi sokaktaki askerleri üstün bir büyü ile kızarttı. Bunca zamandır savaşmaktan gelen reflesklerimiz ile hemen o tarafa döndük ve elimizden gelen herşeyi üzerlerine fırlattık. Onlardan da karşılık geldi ama bizler saldırılarımızı akıllıca kullanarak önümüzdeki hırsız fareleri ağır yaralıyorduk. Heralde yenileceklerini anladılar ve göz açıp kapayıncaya kadar ufak bir portal açıp kendilerini ışınlayarak kaçtılar. Geldiğimizden beri ikinci hırsızlık olayını görmemiz ve her iki durumda da hiçbir şey yapamamış olmamız açıkçası beni içten içe sinirlendirmişti ama önümde daha uzun bir yol vardı ve bu tarz olaylara takılmam demek zaman kaybetmem demekti. Kütüphaneye dönüp yaşlı adamı uyardım ve arşivleri kontrol ettirmeye başladım. Anlaşılan şehrin kurulduğu zamanlara dayanan birkaç önemli parşömen çalınmıştı. Kafamı işime odakladım ve Magic Weapon büyüsü parşömenine çalıştım. Arşivdeki son parşömene denk gelmiş olmam ve kütüphane soyulduktan sonra sanki fırsatçılık yapıyormuş gibi görünmemek adına büyüye çalıştıktan sonra yerine yeni hazırladığım iki tanesini koydum.

Akşam kütüphanede işlerim bittikten sonra tavernaya döndüm ve gördüm ki kimse hazır değil. Syndhil önemli bir toplantıdaymış ve yarın binekler yollayıp daha sonra bizi yolda yakalayacakmış. Beron TARK ve Arahad ise ortağı olduğum handa üretilen yeni içkiyi denemişler ve korkuları ile yüzleşmişler. 5 bardak içen Beron zaten yataktan kalkamaz haldeydi ve Arahadın yüzünde de belli belirsiz bir tedirginlik vardı. Ruhbanımız ise, heralde deneyimsizliğinden olsa gerek, uzun sürecek olan büyülü malzeme yaratma işine kalkışmış. Yapacak bir şey kalmayınca bende aşağı inip aynı içkiden söyledim ama güzel tadı haricinde çok da bir etkisini görmedim. Sabah olduğunda druid’e bir mesaj gönderdim ve bineklerin ne zaman geleceğini sordum. Gün içinde gelmiş olurlar cevabı çok da yardımcı olmamıştı ama en azından bugün yola çıkacaktık. Zaman geçirmek adına Arahad’ın dün bütün parasını işine yaramayacak büyü malzemelerine harcadığı dükkanı gezmeye karar verdim. Kabul etmeliyim ki güzel bir dükkandı. Dostça karşılandık ve dükkanın sahibi olan gnome’dan hediye olarak büyükçe bir şans taşı aldım. Yeni asama taşı ekledim ve kuzeyden herhangi bir şey isteyip istemediğini sordum. Kuzeyde nadir yetişen Ejderağzı bitkisinden istedi ve ben de bulabilirsem kendisine getireceğimi belirttim. Bu sırada da gnome’ların kendi aralarında kullandıkları haberleşme sistemi olan "gazete"yi de tanımış olduk. Son dönemlerde olan önemli olayları içeriyordu ama hepsini okuyacak vaktım yoktu. Oymacıya gidip kendisinden büyü saklayabileceğim bir değnek sipariş ettim ve hemen işe koyulmaya başladılar. Dönüş yolunda Arahadla sohbet ederken öğrendim ki çift başlı geyiği öldürdüğü için druidler verdikleri büyülü güçleri ondan geri almışlar. Güçlerini geri alması için kuzey çölündeki büyük soluncanın kalbini getirmesi gerekiyormuş. Zaten kuzeydeki çöl sınırının dağlarına gidiyor olduğumuz için o tarafa doğru da gideriz diye düşündüm. Tavernaya geri döndüğümde ruhban’ın da içkiden kafa olup ağzından çıkan kelimeleri tamamlayamadan konuşmaya çalışmasına tanık oldum. Bir süre sonra kitlenip kalınca hancıdan yardım istedik ve bir çeşit ayıltıcı sıvıyı ağzına döküp ruhbanı kendine getirdi. Heralde içkiden fazla etkilenmiş olacak, içinde zehir aramalarına girdi ve ‘süpriz süpriz’ kafa yapıcı zehirler buldu. Bizlerin bu duruma onun kadar aşırı tepki vermemesinden dolayı gene olay yapmak üzereydi ki bineklerimiz geldiğini gördük. Havada iki tane kocaman Griffin uçuyordu. Meydana doğru harekete geçtik ve onlar da bizi görmüş olacaklar ki inişe geçip önümüze geldiler. Bir süre hayvanlarla nasıl iletişim kuracağımız çözmeye çalıştık ve Beron’un elini kaptırması ardından druid’e tekrar mesaj atarak nasıl iletişim kuracağımız ve süreceğimiz ile ilgili bilgileri aldım. Herkes eşyalarını topladı ve bende bitmiş olan değneğimi aldım. Meydanda buluştuk ve Griffin’lerin sırtına atlayıp insanların şaşkın bakışlarını ardımızda bırakarak kuzeye uçmaya başladık.

İlk günümüz sınırdan çıkana kadar sıkıntısız geçti. Uçan bineklerimiz sayesinde hızla ilerliyorduk ve daha gün batmadan sınırı geçmiştik bile. Bineklerimizle nasıl anlaşacağımıza alışmaya başlıyorduk ki hava hızlı bir şekilde bozmaya başladı. Güçlü rüzgarlar ve soğuk hava birleşince hem bizler hem de Griffinler zorlanmaya başladı ve mecburi iniş yapmak zorunda kaldık. İniş mecburi olduğu için ineceğimiz yeri pek de seçememiştik ve bir dağın gövdesindeki çıkıntılardan birine inmiştik. Griffinler hemen buldukları mağranın içine sığındılar ve ısınmak için üst üste yattılar. Bizler de hayvanların önüne bir ateş yakalım dedik ama ormanlığa ulaşmak için fazla yukardaydık ve etrafımızda da kaya ve topraktan başka birşey yoktu. Ayrıca arkamızda uzanan bir koridor vardı ve içinden ne geleceği belli değildi. Griffinlerin üstünü battaniyeyle örttükten sonra içeriyi araştırmaya karar verdik. Beron’un şöyle bir göz gezdirmesiyle mağranın ilerde çatallandığını ve birinin yukarı birinin aşağı gittiğini öğrendik. Bİr süre aşağı gittik ve anladık ki daha çok yolumuz var. Geri dönüp üst kata çıkmaya başladık ve yüzümüze çarpan soğuk esintiden bir şeylerin yerinde olmadığını düşündük. Biraz ileride koridorun duvarından yana açılan bir kapı vardı. Arahad inceledikten sonra oranın aslında doğal bir balkona açıldığını ve ahtapot kılıklı bir kadın ve beyaz böceklerin bir çeşit büyü yapmaya çalıştıklarını gördük. Havadaki soğuğun bu kadar keskin olma sebebi galiba burada yapılan ritüel’di ve eğer yolumuza rahat bir şekilde devam etmek istiyorsak buraya müdahele etmeliydik. Arahad tuzaklar hazırladı ve bizler de savaş konumlarıma yerleştik. Tam büyünün son adımlarına doğru araya soktuğum Counterspell ile büyüyü biraz bozmuştum ama karşılığında yığınla kızgın yaratık bize dönmüştü. Bizler daha hamle yapamadan buzdan iki kat duvar çekerek girişi kitlediler ve bizler de duvara öylece bakakaldık. Duvarı parçalamayı düşündük ama duvarın etkisi altında kalan Beron ve Ruhban’ın aldıkları hasardan yola çıkarak buzu kırmamızın bizim yararımıza olmayacağı kanaatine vardık. Mecburen bineklerimizin yanına döndük ve bir baktık ki önlerinde bir ateş yanıyor. Dışarıda ise bir silüet arkası bize dönük dışarıyı izliyor. Yanına gidip baktığımda silüetin bizim Druidden başkası olmadığını gördüm. Kısa bir selamlaşmadan sonra yola çıkıp çıkmama kararı vermemiz gerekiyordu. Müdahelemizden dolayı hava biraz da olsa yumuşamıştı ve fırsatı değerlendirip burdan olabildiğince uzaklaşmaya karar verdik. Kuzeye doğru uçarken dağı geride bırakmak üzereydik ki oradaki yaratıkların yeni ritüeli tamamlamısının sonuçlarını gördük. Havada kocaman bir yarık açıldı ve içinden bir çift kanat ve ardından yarısına kadar bir buz ejderi çıktı. Havaya üflediği nefesi ile mevsim normallerinin ötesinde bir soğuğa sebep oldu ve havadan önce lapa lapa sonra yumruk kadar kar yağmaya başladı. Geceyi geçirmek için etrafta yer ararken ilerinden yükselen dumanları gördük ve az daha dayanıp oraya inmemizin daha mantıklı olacağını düşündük. Yaklaştığımızda burasının ufak bir yerleşke olduğunu fark ettik. griffonlar ile indik ve bizi dark elf bir ranger karşıladı. dünya bu halde iken sanırım bazı durumlar istisna edilebilir diye düşündük ama bir şüphe hep vardı aklımızda. Ranger bizi hanımına götürdü ve takdim etti. Biz bildiklerimizi anlattıktan sonra bizi tutsak etmeye etmeye çalıştı ve bizde karşılık verdik, sayıca üstündüler. Beron direkt olarak kadın drowa yöneldi ve yılanın kafasını ezmeye çalıştı ama başarılı olamadı. Ruhban ‘ın elinde olan kalkanın laneti yüzünden tüm oklar ruhbana gitmiş ve daha savaşın başında yere düşmüştü. takım bir bir düşmekteydi. en başından beri içeri girmeyen druid ise sesleri duyamıyordu. Ben hemen görünmez olup dışarı çıktım ve druide haber verdim. Bu sırada Arahad içeride tek kalmış ve etrafı sarılmıştı. Artık an meselesi idi. tam bu sırada Druid içeri girmiş ve en başından beri ruhban’ın yapması gereken sunlight büyüsünü yapmıştı. Drowlar artık kötü durumdaydı. Yerde kalan dostları hemen stabil hale getirip. Grifonlarla oradan uzaklaştık. Arkamızdan halen bize saldırmaya devam ediyorlardı. Hemen yükselip yolumuza devam ettik ama çok fazla değil 2-3 saat sonra bir köy gördük. Druid hemen iniş yaptı ve çadırlardan bir tanesine gitti. Sanırım tanıdığı kimselerdi deyip devam ettik. Halbuki kimseyi tanımıyormuş, kötü bir şey olsaydı çıkıp kaçacakmış. Neyse burada yedik içtik. Şefle konuştuk. Şef bana özel bir taş gösterdi. içinde bir bulmaca olan, bu bilmece ile gördüğüm görü çok korkunçtu. daha sonra takım arkadaşlarıma bilmeceyi söyledim ve hep birlikte cevabı bulduk. Şeften taşı istedik ama kendisinde kalmasının daha iyi olacağını söyledi. Beron durumu anlatmaya çalışmış olsa da biz hemen onu susturmaya çalıştık ve yolumuza devam ettik. İne çıka yol almaya devam ettik. Artık ileride bir şehir gözükmeye başladı. tabi ki biz bu yolu yerden yapmak zorunda kalmıştık çünkü kar ve fırtına bizi uçmaktan alı koyuyordu. şehre yaklaşınca bize doğru koşan canlı formları gördük tipi yüzünden fark edemediğimiz formlar ise atlı adamlardı. şehre girdik ve içeride bir sürü ırk olduğunu gördük. Rauden hemen kuşlar için bir giysi bulmaya gitti. Bulamayınca yaptırmaya başladı. Beron Pelor tapınağına gitti ve yaşadıkları ile ilgili sorular sorup cevaplar aradı. Ruhban ve Druid handa içtiler. Ve Arahad tamamen sebebsiz yere Zarthus tapınağına girip oradan bilgi almak istedi. TAbi ki de dışarı çıkardılar. Hanın yolunu tuttuğunda ise fark ettiği şey peşinde olan Half-orc olmuştu. daha sonra hana gelmiş ve bize yanıma gelmeyin işareti yapmıştı. Orc içeri girmiş ve bir masaya oturmuştu. Oturduğu masada ise bir tane dragonborn, bir tane insan ve iki tane elf vardı. Bunu masaya çağırdılar ve edepsizliği yüzünden dragonborn bunun yüzüne asit attı. Biz bekledik çünkü yaptığı hareketlerin sonucu bunu hak etmişti. Revirden sonra tekrar hana döndük ve Arahad tekrar aynı masaya salça oldu. Zar zor onu oradan aldık ve masadan özür dileyerek yerimize geçtik. Grifonların giysisi hazır olmuştu. bu sırada Arahad ile bağlantı kuramıyorduk. Yine aynı adamlara gidip kendini öldürdüğünü düşünmeye başlamıştık yaptığım başvuru üzerine bir araştırma yapılmış ve Arahad’ın şehri terk ettiği sonucuna varılmıştı. O sırada bir soytarı içeri girdi ve şarkılar söylemeye başladı. Şarkısı Rauden’in adını içeriyordu. Bir süre sonra onu yanımıza çağırdık ve nereden tanıdığını sorduk. Odaya götürüp ruhban’ın yaptığı doğruluk alanı büyüsüne maruz bırakmaya çalıştık ama Ruhbanın tam olarak bir uzmanlık alanı olmadığı için Bard hemen bu büyüden kurtuldu ve sorduğumuz sorular kendi iradesi ile büyüye yakalaması sonucunda etkili oldu. tam olarak güvenmesek bile yanımıza aldık. yola koyulduk ve zorunlu inişlerden bir tanesini daha yapmak zorunda kaldık. Beron taşa baktı ve ekipmanın olduğu mağaranın hemen önlerindeki dağın altında olduğunu gördü. dağın tepesindeki mağaraya iniş yaptılar ve dinlendikten sonra ekipman için hareket etmeye karar verdiler.

View
Thar Kasabası Maceraları 2
08.08.2015

Sabah olduğunu düşündüğümüz bir vakitte uyandığımızda, güneşsiz bir gökyüzü, çift başlı kediler ve suratsız kasabalılar normalden sayılacaksa, Thar kasabasında her şey normale benziyordu. Handa yaptığımız kısa bir kahvaltıdan sonra yeni arabamıza binip, hepimizin kafasında soru işaretleri bırakan ormanı keşfetmek ve şeriften kaybolduklarını öğrendiğimiz oduncuları aramak üzere yola çıktık.

At arabasında ormana doğru yol aldığımız saatler bugün yaşadığımız maceraların en güzel dakikalarıydı sanırım. Pikniğe gidercesine rahat geçen yolculuğumuzun ilk sıkıntısı orman sınırlarına adım atmamızla kendini gösterdi. Önce Dorn, ardında Ald’in tuhaf mırıltılar duymaya başlaması hiç hayra alamet değildi. Kötücül bir karanlıkla dolu ormanın ufunetinin üstümüze çökmesi yetmezmiş gibi etrafımızda son derece hızlı bir karaltının cirit atması bu maceramızda karşılaştığımız tek rahatlığın ormana olan yolculuğumuz olduğunu bir kere daha teyit ediyordu. Gece karanlığında iyi gören gözlerimle karaltıyı yakalamaya çalışıyordum ama yaydan çıkan bir ok gibi içimden geçerek yaşam enerjimi sömürdüğünde tek yapabildiğim seyretmek oldu. Beşimizi de maymuna çeviren bu karaltı karşısında büyülerimin etkisiz kaldığı anlar yaşadım. Neyse ki diğerleri yaratığa hasar vermede benden daha başarılı oldular. Özellikle Jeremiah’ın kendimi yaralamadan taşıyamayacağım bir kılıçla, tıpkı bana yaptığı gibi Dorn’un içinden de geçmeye çalışan yaratığı, Dorn’u burunsuz bırakmaya ramak kalmış bir hamleyle yaralamasını bu dövüşün en muhteşem hareketi olarak belirtmeden geçemeyeceğim.

Sonunda yaratığı katletmeyi başardığımızda ilk düşündüğüm şey bu işten tek parça olarak sıyrıldığımızı sanıp bir parça rahatlamak olmuştu. Ne var ki yanıldığımı anlamamın üzerinden fazla vakit geçmedi. İş lafa geldiğinde karanlığı yok etmek, aydınlığı getirmek tarzı dualar eden dindar cleric, bir anda bir adım öteye gidemez bir hale geldi. Sanırım saldıran yaratık beynine yakın bir yerden geçmişti. Tuhaf tuhaf sesler duyması yetmezmiş gibi üstüne bizi de duymamaya başlaması bizi bulunduğumuz yerden bir adım öteye gidemez hale getirdi. Dinden imandan bahsederek kanına girmeye çalışmamıza, bir Pelor rahibi olmuş kadar vaaz vermemize rağmen ormandan çıkmamız için ısrar etti. Onsuz yola devam etmeye gönüllü olmadığımızdan ormanın girişine geri dönüp bir süre dinlendik. Sonunda Dorn kendini iyi hissettikten sonra tekrar yola koyulduk.

Karanlık gökyüzü geçen zamanı anlamamıza hiç yardım etmiyordu. Muhtemelen kamp yerimizden ayrıldıktan iki saat sonra, sık ormanın ortasında açılmış bir açıklığa inşa edilen beş kulübeden oluşan minik bir yerleşim yerine rastladık. İlk bakışta bir hayat belirtisi görmemiştik ve terk edilmiş olduğunu düşünüyorduk ama kulübelerden birinden sızan bir gaz lambasının ışığını söndürülmeden önce yakalamayı başardık. Ald’i önden gizlice gitmesi için gönderdik ama devrilen yük arabası kadar ses çıkararaktan bir tuzak yumağının içine devrildi. Tekrardan ayağa kalkmayı başardığında kanlar içerisinde topallıyordu. Yine de o haliyle bu sefer hiçbir tuzağa yakalanmadan gidip kulübeleri gözetledi. Bununla birlikte sönen gaz lambasından başka bir hayat ibaresine rastlayamadı. Nihayetinde kendimizi kulübelerin çevresine inşa edildiği bir kuyunun başında toplanıp ne yapacağımızı tartışırken bulduk. Bu sırada dikkatimi çeken, dibi gözükmeyen kuyunun içerisine bakmış ve orada pençe izleri görmüştüm. Bu durum tedirginliğimizi arttırmış ve kulübelere göz atma konusundaki görüşümüzü güçlendirmişti. Işığın söndüğünü gördüğümüz kulübeye girmeye karar vermiştik ki kulübenin kapısı açıldı ve dışarıya orta yaşlarda bir adam çıktı.
Adının Kraken olduğunu söyleyen adam güler yüzlü ve sıcakkanlı birine benziyordu. Söylediğine göre oturduğu kulübe ve diğer kulübelerde akrabalarıyla beraber yaşıyorlarmış. Her birimizi birer ikişer diğer kulübelere dağıtıp ağırlamayı teklif etti. Her ne kadar kibar ve davetkâr bir teklif olsa da, canavarlarla dolu olan, beş tecrübeli maceracı olmamıza rağmen gezerken üç buçuk attığımız bu karanlık ormanda hiçbir şey yaşanmıyor gibi rahat bir yaşam süren bu insanlara güvenemedik. Ne var ki Ald’in ayağı kötü gözüküyordu ve gecelememiz gerekiyordu. Bu yüzden bize müstakil bir yer ayarlayabiliyorsa orada kalmayı tercih edeceğimizi söyledik. Bizi kırmadı ve yan evde uyuyan kuzenlerini kaldırarak orasını bizim kalabilmemiz için boşalttı.

Kulübe tek odalı ufak bir yerdi. Bununla beraber hepimizin gözü kulübeden çok, kulübeden çıkan dişilerdeydi. Anne kız oldukları anlaşılan iki kızıl güzel, kuşu kalkmayan ihtiyar Dragan hariç hepimizin dikkatini çekmişti. Normalde Tiefling güzelleri dışındakiler pek ilgimi çekmezdi ama bu ikisi gerçek olmayacak kadar güzellerdi. Sonunda ikisi Kraken’in evine girdiğinde, silkelenip kendimize gelmemiz gerekti. Ayağı sakat olan Ald hariç hiçbirimizin dinlenmeye ihtiyacı olmadığından nöbet tutmaya ve etrafı kolaçan etmeye karar verdik. Biz nöbet tutmaya başladıktan bir süre sonra adının Lucy olduğunu öğrendiğimiz genç kızıl önce elinde bir tepsi dolusu güzel yemekle kapımızda belirerek, sonrasındaysa evde sıkıldığını söyleyip yanımıza gelerek yeniden kafamızı karıştırmaya başladı. Bu sayede Ald’in kızıllara olan düşkünlüğünü de öğrenmiş olduk. Etrafında pervane olmamıza rağmen utangaç kızın ağzından öğrenebildiklerimiz sınırlıydı. Bu uğursuz ormanda ne avlanıyorsa onu avlayarak geçimlerini sağlıyor ve Thar kasabasıyla kavgalı olduklarından bu yerleşkeden uzaklaşmıyorlarmış. Anlattıkları her ne kadar inandırıcı olmasa da utangaç genç kızdan şüphelenmemiz için hiçbir sebep yoktu. Sonunda vakit ilerledikçe üzerimize yorgunluk çökmeye başladı ve kızı evine gönderdik.

Aslında bu yorgunluk normal bir yorgunluğa benzemiyordu zira bu tuhaf insanların evlerine gelmeden biraz önce dinlenmiştik. Bununla birlikte ihtiyar Dragan uykuya ihtiyacı olduğunu söyleyerek yattı. Bunu garipsemek için bir nedenimiz yoktu çünkü ihtiyar bedenini bu kasvetli ormanda çok fazla yormuştu. Asıl tuhaf olan o uyuduktan bir süre sonra fark ettiğimiz sessizlikti. İhtiyar büyücü gök gürlemesi gibi horlamasıyla gecelerimizin kâbusuydu. Şimdiyse göğsü hareket bile etmiyor ve hiç sesi çıkmıyordu. Hemen yanına koşup nabzını kontrol ettiğimde Drangan’ın öldüğünü kanaat getirdim. Neyse ki benden daha maharetli bir şifacı olduğunu ispatlayan Dorn, Dragan’ın nabzının attığını hissettiğini söyledi de ihtiyarı yıkama, kefenleme ve pamuk tıkama derdinden kurtulduk.

Duruma bir anlam vermekte zorlanmadık. Burada bir güç vardı ve bu güce yakın olduğumuz sürece Dragan’ı uyandırma konusunda hiçbir şansımız yoktu. Dışarıya çıkmaya karar verdiğimizde nasıl büyük bir belaya bulaştığımızı daha iyi anladık. Kapılar ve pencereler bilinmeyen güç tarafından kitlenmişti. Güçlü Jeremiah hem kapıları hem de pencereleri zorlamasına rağmen açılmıyordu. Belki kapıyı parçalar umuduyla attığım fire bolt bile hiçbir işe yaramadı. Son çare olarak masum kızıl Lucy’e bir yardım mesajı yollamayı düşündüm. Yolladığım mesaj büyüsünün bizi içeride hapseden gücü aşamadığı o korkunç dakikalara ait son şey. Olaydan çok sonra, ödümüz bokumuza karışmış bir halde Thar Kasabası’nı terk ederken arkadaşlarımın anlattıklarına göre benden sonra önce Jeremiah ardından da Dorn ihtiyar büyücüyle aynı kaderi paylaşmış. Büyüden etkilenmeyen tek kişi olan Ald’i de çam yarmasının teki insanüstü gücüyle bayıltıp aramıza katmış.

Gözlerimi yeniden açtığımda beşimizin elleri arkasından bağlanmış halde aynı halat üzerinde sıraya konduğunu fark ettim. Biraz ilerimizde çok büyük bir kazan kaynıyor, yanındaysa Lucy denen kevaşe, onu neresinden doğuran şıllık ve diğer kadınların ana malzemesi biz olduğumuz yahni için patates ve soğan doğruyordu. Kraken denen gavat ve arkadaşları da biraz ilerimizde gülüşüyor ve yiyecekleri yemek için ağızlarını şapırdatarak, satırını bileyen çam yarmasının bizi doğramasını bekliyorlardı. Ellerimiz arkadan bu kadar sıkı sıkıya bağlanmışken bu beklentilerini haksız çıkaracağa hiç benzemiyorduk doğrusu.
İplerde bir hareketlilik sezdiğimde içimizden birinin bizi kurtarmak için hamle yapmakta olduğunu fark ettim. O kişi her kimse fark edilmesini engellemek için ellerim bağlıyken yapabileceğim tek büyü olan Thaumaturgy ile ateşin rengini değiştirip, sesimi yükselterek dikkatlerini kendime çekmeye çalıştım. Kısa vadede ödülüm sağlam bir yumruk olmuştu ama uzun vadede çevik elfimiz Ald’e iplerini kesecek kadar zaman kazandırabilmiştim. Sonunda hepimizin elleri çözüldüğünde her ne kadar istediğimiz kadar silahlanamasak da menüde ana yemek olmamak için savaşabilecek kadar güçlüydük.

Rakiplerimiz bizden sayıca kalabalıklardı. Bununla beraber yumruklarından başka kullanabilecekleri silahlarının olmaması bizim için büyük bir şanstı. Eli satırlı çam yarmasıysa bambaşka bir hikâyeydi. Koştura koştura üzerimize gelen bu herife muhatap olmadan önce bir iki yamyam daha ortadan kaldırmak için hepimiz canla başla savaşıyordu. Bir ara fark ettim ki Jeremiah yalın kılıç dört yamyamın arasında çarpışıyordu. Sağlam bünyesiyle yediği yumruklardan pek etkilenmiyor gibiydi. Gördüğü ateşli yamyam hatunlardan sonra inancı tazelenmişe benzeyen genç Dorn, mırıl mırıl okuduğu dualarla gücümüzü yeniliyordu. Dragan ise yaptığı uyku büyüsüyle üç yamyamı tek bir seferde uyutmayı başarmıştı. Ald ise bambaşka hikâyeydi. Önündeki yamyamları atlatır atlamaz yönünü Lucy ve diğer kevaşelere çevirmiş koşturuyordu. İlk başta öldürecek sanmıştım ama Lucy’i altına almak için hamle yaptığında yılların verdiği yalnızlıktan gözünün döndüğünü anladım. Fakat kız bizim elften daha çevik çıktı ve son anda kendini kurtarmayı başardı. Sonrasındaysa anlam veremediğim bir şekilde Ald gözümün önünden yok oldu. Gözlerimin beni yanıltıp yanıltmadığını anlamak için ellerimle ovuşturmaya çalıştığımda ellerimin saydamlaştığın fark ettim. Ve saniyeler içerisinde tıpkı Ald gibi saydamlaşarak ortadan kayboldum.

Gözlerimi tekrar açtığımda nasıl olduğunu hala anlayamadığım bir şekilde kendimi dev bir mantarın altında yatarken buldum. Başımı kaldırıp etrafıma baktığımda biraz önce gözlerimin önünde saydamlaşarak yok olan Ald’in de benim gibi nerede olduğunu sorguladığını fark ettim. Ayağa kalktığımda önce bizimle birlikte savaşmakta olan diğer arkadaşlarımızın da yerde baygın halde yattıklarını fark ettim. Bu da yetmezmiş gibi Ald’le çevremizde ne olup bittiğini anlamaya çalışırken kendimizi atımız ve ormanın girişinde bıraktığımız at arabasının yanı başında bulduk. Olaylara anlam vermekten çok uzaktık ama ormanı bir an önce terk etmemizin gerekli olduğunu anlamıştık. Hala baygın olan ve renkleri giderek soluklaşan arkadaşlarımızı at arabasına yerleştirip ormanı terk ettik. Kasaba yolundayken arkadaşlarımız da kendilerine geldiler. Anlattıklarına göre biz kaybolduktan sonra uzun süre savaşmaya devam etmişler. Biraz daha geç uyansalar ölecekleri bir savaşın dehşetini üstlerinde taşıyorlardı.

Kasabaya olan yolculuğumuz sessiz ve huzursuz geçti. Hepimiz aklımızı kaçırmanın sınırında gibiydik. Üzerimizde az önceki savaştan kalma gerçek izler taşıyorduk ama yamyamların olduğu evlerden çok uzakta, atımız ve arabamızın yanında uyanmıştık. Bizi uyutan ve uyandıran gücün ne olduğunu bilmemek bizi giderek daha büyük bir dehşete düşürüyordu. Bu şekilde kasabaya yaklaştığımızda en son mağaranın içinde bıraktığımız Simon’un kasabadan hızla uzaklaşmakta olduğunu fark ettik. Ona yetişmek için gösterdiğimiz kısa bir çabadan sonra yanına vardığımızda bize gitmemizi yoksa öleceğimizi söyledi. Ağzından daha fazla bilgi koparmaya çalışıyorduk ki birden yere kapaklandı. Yüzünün morarmasından nefes alamadığı belli oluyordu. Dorn hançeriyle gırtlağında bir delik açtı ama Simon hala rahatlamamışa benziyordu. Arkasına geçip bütün gücümle karnını sıktığımda diyaframındaki havayla beraber genzinden tuhaf bir organizma ayaklarımızın dibine düştü. Hala hareket halindeki bu acayip canlıyı öldürdük ama Simon için de çok geçti. Cesedini kasabada görülmeyen bir yerde yakarak kemiklerini gömdük. Boccob onu yanına alsın.

Sonunda tüm işimiz bittiğinde kasabaya doğru tekrardan yola çıktık. Kasabanın girişinde biz ormana giderken yerinde bıraktığımız muhafızlardan hiçbir iz yoktu. Aklımızda Simon’ın sözleriyle kasaba sokaklarında dolaşırken hiç kimseye rastlamadık. Durum şüphe çekiciydi. Kasabada ne olup bittiğini anlamak için şerifin odasına gitmeye karar verdik. Şerifin binasına gittiğimizde kapı kitliydi ama Ald’in el becerileri sayesinde kilidi açmayı başardık. İçerisi bir arbedenin yaşandığını gösteren izler dışında tamamen boştu. Sonunda hana gitmeye ve meymenetsiz hancıdan bir şeyler öğrenmenin doğru olacağını düşündük.

Hanın doluluk oranı son gördüğümüz sefere göre yüzde iki yüz daha fazlaydı. Çoğu masa tuhaf kukuletalarla yüz hatlarını gizleyen kasabalılarla doluydu. Meymenetsiz hancımız her zamanki gibi bardak silmekle meşguldü. Ald odalarımızı kontrol etmek için yukarı çıkarken, diğerleri bir masada oturup etrafı gözetliyorlardı. Ben hancının yanına gidip, iki bira almak ve laflamak için seslendim. Ağır ağır arkasını döndüğünde Simon’ın bize daha önce bahsettiği balık suratlı adamlardan biriyle burun buruna geldim. Sırtımdan soğuk terler boşalırken hancının üzerime atılması için hamle yapmasını bekliyordum ama bana normal bir şekilde ne istediğimi sordu. Uzun yakalı gömleğinin saklayamadığı solungaçları yüzünden hırıltılı nefes alıp veriyordu. Hala gözümün önünden gitmeyen o görünüşü mü daha korkunçtu yoksa sanki hiçbir değişiklik olmamış gibi benimle konuşması mı hala merak ediyorum. Onun normal konuşmasını taklit etmeye çalışarak bir iki sözcük geveleyip yanından ayrıldım. Tam da o sırada Ald merdivenlerin başında belirdi. Benim gördüğüme benzer bir şey görmüş olmalıydı zira yüzü bembeyazdı. Ağzından çıkan hecelerden tek anlayabildiğimiz yukarıda olduklarıydı. Ne olduğunu, neyin yukarıda olduğunu sorgulamaya vaktimiz de ihtiyacımız da yoktu. Bu kasaba biz yokken bir tımarhaneye dönmüş ya da biz delirmeye başlamıştık.

Hanın dışına çıktığımızda bizi daha fazla balık suratlı bekliyordu. Kapılarda, pencerelerde, sokaklarda, her yerdeydiler. Sayıları giderek artıyor ve etrafımızı sarıyorlardı. Arabamıza atlayıp kasabanın girişine dörtnala gitmeseydik hiçbir zaman kapılara varamayabilirdik. Sonunda kasabanın dışına kendimizi attığımızda düşünecek bir parça zaman bulabildik. Kasabanın kapısında bizi izleyen onlarca balık gözlü varken ne kadar zamanımız varsa. İşte tam o anda Ald, zaten yaşadıklarımıza anlam vermekte olan beyinlerimizin ırzına geçen o cümleleri söyledi:

“Simon bu balık adamları hep görüyordu. Biz neden şimdi görmeye başladık?”

Bu soru kafayı yememiz için gereken eşiği sonuna kadar zorlamıştı. Bir parça kalan aklımızla bu kasabayı bir an önce terk etmemiz gerektiğini idrak edebildik. Şimdi atımız başkent Nahksir’e doğru dört nala yol almakta. Konuşursak daha fazla delireceğimizden korkarak sessizce yolculuk ediyoruz. Bu satırlar aklını kaybetmek üzere olan bir adamın son cümleleri olabilir. Boccob yardımcımız olsun.
Haletin Belendir

View
Chasing the Artifacts
Hazır ol doğu, biz geliyoruz!

Artık yola çıkmak için önümüzde herhangi bir engel kalmamıştı. Herkes kendilerine fazla fazla ayrılmış günlerinde işlerini halletmiş, kötücül tanrının yoldaşları cezalandırılmış ve yola çıkmaya tam anlamıyla hazır hale gelmiştik. Ranger Arahad ve Druid Syndhil Goralliant yakınlarındaki ormanın elf yaşlıları ile konuşmuş ve onlardan öğütler almışlardı. Yaşlıların özellikle söyledikleri birşey vardı, o da görevimizinden ne olursa olsun sapmamamızdı. Tabi ki de bunun söylendiği kadar kolay olmadığını birkaç gün içinde görecektik.

Nihayet doğu kapısından çıkmıştık ve ilerliyorduk. Arabayı parfüm kokulu Beron TARK sürüyor, yanında bizlere halen daha küs olan Jack Blades oturuyordu. Aracın arka kısmında boş bir şekilde dışarıyı izleyen druidimiz ve aracın iki yanında atları ile Ranger’ımız ve bendeniz grubun büyücüsü Rauden gitmekteydik. Daha şehirden uzaklaşalı henüz birkaç saat olmuştu ki bir şeyin güneyden bizlere doğru uçarak geldiğini gördük. Biraz daha dikkatli bakınca bu yaratığın bizim druidi yol boyunca kovalayan Oni olduğunu farkettik. Tam da diyorduk ki bir tane oni bize ne kadar problem yaratabilir, ne de olsa hepimiz işinde ehli 5 kişiyiz. Yaratığın görünmez olmaları ve karanlık küreleri ile uğraşırken beklediğimizden daha kurnaz bir rakibimiz olduğunu da görmüş olduk. Neyse ki druidimizin çağırdığı dev yarasalar sayesinde Oni’nin oyunlarını geçersiz kıldık ve sadece benim atımın ölmesi ile işimizi halletmiş olduk.

Tekrar yola çıkmıştık ki bu sefer de sağlam bir sallantı ardından yer yarılmaya başladı. Beron’un becerileri sayesinde arabayı yarığa bırakmamıştık ama şimdi de önümüzde bir sis bulutu vardı. Ranger içine girip kontrol ettikten sonra o bulutun zehirli bir gaz olduğunu öğrendik. Bu belirtiler Druid’e daha önce karşılaştıkları Fey yumurtasını hatırlatmıştı. Görünen oydu ki önümüze bir yerlere bir Fey yumurtası daha ışınlanmıştı. Gazın etrafından dolaştık ve nihayet akşam için kamp kurmaya başladık. Ranger yiyeceklerimizi olabildiğince geç tüketmemizi önerdi çünkü yanımıza aldıklarımız genel olarak uzun yola gitmesi planlanan kuru yiyeceklerdi ve etraftan yakalanabilecek avın yenmesi hem daha lezzetli bir yemek çıkaracak hem de yiyeceğimizi tüketmeyecekti. Ava Beron ile birlikte çıktılar ve dev bir geyiğin ayak izlerini takip ettiler. Karşılarına iki başlı ve gerçekten heybetli bir geyik çıkmış. Ranger’ın iletişim kurma çabaları başarısız olmuş ve geyik üstlerine saldırınca onu öldürmek zorunda kalmışlar. İşin ilginci geyik ölmeden önce o kapalı gökyüzüne rağmen ay ışığından güç çekmeyi başarmış olmasıydı. Bunun ne olduğunu avı geri getirdiklerinde anlayacaktık. Druidin azarlamaları sonrasında bize yaptığı açıklamaya göre anladık ki öldürdükleri yaratık Ormanın Kralı olarak bilinen, doğanın eski tanrıları tarafından seçilen bir canlıymış. Onu öldürmek öldürenlere büyük lanetler getirebilirmiş. Kesin olan şey ise elfler ile aralarını bozacağıymış. Doğudaki bölgede neredeyse tamamen elflerin yaşadığı düşünülürse aslında lanetlendik de denebilir. Beron üzerine böyle bir lanetin gelmesinden cidden utanmıştı ve herşeyi yapmaya hazırdı. Ranger’ımızı da yaptığı şeyin ağırlığının farkındaydı ama Druidin azarlamaları pek de hoşuna gitmemişti. Ben kamp alanı ritüellerime hazırlık yaparken druid, ranger ve Beron üçlüsü Ormanın Kralı’nı gömmeye gittiler. Tam da ortalık sakinledi diyordum ki asıl meseleler patlak vermeye başladı…

Kamp ateşi etrafında oturmuştuk ve günün yorgunluğunu atmaya başlıyorduk ki olaya yorum yapmak üzere ruhbanımız nihayet sessizliğini bozdu. Bunun üstüne Druid tekrar Ranger’a yüklendi. Ranger atarlanarak druid’e çıkıştı. Kütüphanedeki olaydan bize küs olan Ruhban da bunun sebebi olan Druid’e laf etmeye başladı. Ruhban’ın alınganlığına Ranger laf edince bu sefer ikisi atışmaya başladı. Beron araya girip olayı yatıştırmaya çalıştı ama küfür kıyamet ve bağrış çağrış iyice ortamı gerdi. Ranger ve Ruhban Silahlarını çekip birbirlerine saldırmaya başladılar. Benim açtığım kürenin içinde büyü yapılamıyor olması işleri sıkıntıya sokunca savaşmaya dışarda devam etme kararı aldılar. Bütün bu kavgalarda araya Beron girmiş ve ayırmaya çalışmıştı ama ne yazık ki işler sakince hallolma safhasını geçmişti. En sonunda Ranger’ın acımasızca, gavura vurur gibi vurması üstüne Ruhbanımız yere yığılmıştı. Ranger hışımla içeri geri girdi ve atını alıp gruptan ayrılacağını söyledi. Bende öne çıkarak ona bu yola çıkarkenki asıl amacını sorgulamasını istedim ve onun yardım sözünün gruba değil bana olduğunu hatırlattım. Biraz yatışmıştı ama gene de bu gecelik uzaklaşacağını ve sonrasında da grubu uzaktan takip edeceğini söyledi. Ardından geyiğin mezarına doğru uzaklaştı. Bu sırada Ruhban’ımıza müdahele ettik ve baygın bedenini içeri çektik. Bir süre sonra tekrar ayılmıştı ama çenesi halen daha durmamıştı. Ranger’ı etrafta göremeyince kütüphanede olan olayın ona güvenmememizden kaynaklandını söyledi. Halbuki işin aksine bizler ona değer verdiğimiz için o lanetli kitabı ondan uzak tutmuştuk. Saatler süren tartışmadan sonra nihayet ona bu durumu anlatabilmiştik. Uzun ve ateşli bir geceden sonra nihayet yatmış ve dinlenmeye başlamıştık.

Sabaha hava iyice bozmuştu. Akşam atıştıran yağmur halen daha devam etmektedi ve yolları berbat etmişti. Çamura bata çıka yola devam ettik. Günün ortalarına doğru nihayet yağmur kesildi ve birkaç saat sonra daha önce hiç görmediğim bir flora’nın içine girmeye başladık. Tahminimce doğu sınırını geçmiştik. Etraftan garip bağrışlar ve hayvan sesleri gelmeye başlamıştı. Bir süre sonra yolun etrafından geçen garip büyük yaratıklarla karşılaştık. Bizleri pek umursamış gibi gözükmüyorlardı. Etrafta bunlara benzer yığınla farklı canlı daha gördük. Tam da bölgenin dolu dolu olmasına sevinecektik ki heralde avcısından kaçan büyük yaratıklardan bir tanesini yandaki ağaçlardan birine çarptı ve aracımızın üstüne düştü. Yığınların altında kalmıştık ve yaratık da sırtüstü düşmüş ve kalmaya çalışıyordu. Tam bu sırada ilerden oklar yaratığın üstüne yağmaya başladı ve çok geçmeden de hareketsizleşti. Ranger’ımız uzaktan yaratığı vurmuştu. Bir canlıyı öldürüken bu kadar hızlı davranması açıkçası benim biraz garibime gitmişti çünkü yaratık muhtemelen ayağa kalkıp uzaklaşacaktı. Bunu benim anlayıp da Ranger’ın anlamamış olması garipti. Yada gerçekten acımasız biriydi ve muhtemelen Ormanın Kralını öldürürken de pek tereddüt etmemişti. Her iki durumda da onunla ilgili iyi çıkarımlara varamadım. Biraz sonra geldi ve bizleri yığınların altından çıkarıp doğru yola koydu ve tekrar uzaklaştı. Bir süre ilerledikten sonra parmaklıklı kapı gibi gözüken bir yapının önüne geldik ve ayaklarımızın dibine karşılama okları atıldı. Bir elf askeri kapının üstündeki gözcü yerlerinden birinden atladı ve bizleri karşıladı. Rangerımıza işaret ettik ve o da yanımıza geldi. Kapı önünde hızlı bir sorgulama ve aranmanın ardından elf kasabasına girmiştik.

Girdiğimiz yer gittiğim hiçbir yere benzemiyordu. Dev gibi ağaçların kovuklarına, dallarına ve diplerine yerleşilmiş huzurlu bir ortamdı. Kasabanın sınırları ile orman iç içeydi ve genel olarak herkes sakin bir şekilde hayatını sürdürmekteydi. Asker bizi krala kadar götürdü. Kalın bir ağacın gövdesinin üstüne doğru çıkan spiral merdivenleri takip ettik ve elit korumların arasından geçip kralın huzuruna çıktık. Druidimiz ilk defa öne çıkarak selam verdi. Heralde orman havası iyi gelmişti. Ardından kral ile amaçlarımızı konuştuk ve kendisi bize sonuna kadar yardımcı olmayı kabul etti. Beron öne çıkarak geyikle ilgili durumu anlattı. Kral kendisine biraz büyük bir yumurta verdi ve onu yanardağın içine atmasını söyledi. Bu hepimize biraz garip gelmişti ama kral görevinin bu olduğunu ve ne yapması gerektiğine kendisinin karar vermesi gerektiğini söyledi. Ardından bizleri dinlenmeye çekilmeye davet etti. Bizlerin yanına atanan bir görevli bizleri dinlenme yerine götürüyordu ama hepimizin yapmak istedikleri şeyler vardı. Druid kasabanın ortalarında bir yerdeki ağacın üzerine yazılmış yazıları okumak istiyordu. Ben ve ruhban büyücülerle görüşecektik ve Beron bir demirci ile görüşmektne yanaydı. Elf görevli hepimizi istediğimiz yerlere bıraktı ve işimiz bittiğinde onunla iletişim kurmamızı sağlayacak ışık topçikleri verdi. Ben her büyücü topluluğu ile yaptığım gibi burada da büyücüler ile tanıştım ve büyüsel konular üzerinden muhabbet ettik. Ne zamandır yapamadığım keyifli bir sohbet yaptım. Ardından da son yarattığım büyüyü yeni arkadaşlarım ile takas ettim ve hepimiz memnun bir şekide ayrıldık. Sohbette dikkatimi çeken şey benim büyücülüğümden çok insanlığımı incelemiş olmalarıydı. Onların bu sıkıntılar zamanında bile buralarda sakin ve keyifli hayatlar yaşıyor olmaları bana garip gelmişti. Heralde benim de dünyanın sorunlarına koşturuyor olmam onlara farklı gelmişti. Onlardan daha düşük seviye bir büyücü olmama rağmen onların bile üstesinden gelemeyecekleri bir işe kalkışmış olmam ilgilerini çekmişti. Tam sohbetimizin sonlarına gelmiş ve yeni büyücü dostlarıma en son topladığım Oni saçından birer tutam verirken Ruhbanımız da kendi konuşmasını bitirmiş ve gelmişti. Beron hariç hepimiz ağaçların dalları arasındaki misafirhaneye gelmiştik. Biraz sohbet ettik ve yataklarımıza geçtik. Buranın bu kadar huzurlu olması biraz garip gelmişti ve odamızın içine kadar uzanan meyve dalındaki elmaya bakarak uyumaya çalışırken Beron geldi ve yan yatakta yatan Ruhbanın yanına yığınla metal attı. Ne oluyor diye paravanın üstünden bakında gördüm ki Beron zırhını oraya bırakmıştı. Neler olduğuyla ilgili biraz konuştuk. Kendisine Mithril bir zırh almış ve eskisini Ruhban’a vermeye gelmiş. Yarının planını yapıp yataklara çekildik.

Sabah kralın yanına gittik ve oradan bizi kadim eskilerin olduğu yere ışınladılar. Direk olarak karşılarına çıkmayı bekliyorduk ama onun yerine ağaçtan ve dallardan bir kubbenin altında bulduk kendimizi. İlerde bir çıkış vardı ve oraya doğru yöneldik. Bir an için acaba zihinsel bir yolculuktamıyız diye düşündüm ama oradan çıkınca anladım ki sadece başka bir yere ışınlanmıştık. Önümüzde bir kapı, yan tarafta bir yerde de kara bir figür duruyordu. Önce kara figüre gidip onu soru yağmuruna tuttuk. Kendisi bir kara elfti ve burayı koruyanlardan biriydi. Heralde eskiden yaptığı birşey için lanetlenmişti. Bize kapının sonsuza kadar orada durmayacağını söyleyince hemen kapıya koştuk önce ben olmak üzere ranger hariç hepimiz girdik. 4 tane ağaç adamın arasından geçtik ve önümüze uzun sakallı, elfe benzeyen ama ruhbanımızın söylediğine göre ortadaki Celestial yanlarındakiler ise Fey olan Kadim Eskilerin huzuruna çıktık. Hepimiz sırayla sorularımızı sorduk ve onlar da bilgileri dahilinde ve bizim bilmemizin sıkıntı olmayacağı her soruya cevap verdiler. Ben düşmanlarımızın kimliği ile ilgili şüpheleri doğruladım. Beron’un ise eskiden bir paladin olduğunu öğrendik ve onu nasıl tekrar paladinliğe döndürebileceğimizi sorduk. Herkes sırayla sorularını sordu ve ardından arkamızda tekrar bir kapı belirdi. Tekrar kapıdan girdik ve Kadim Eskilerin yanından ayrıldık. Bu sefer çok daha büyük bir parmaklıklı bir kapının önüne gelmiştik. Daha dosthane bir elf bizi karşıladı ve zaten beklendiğimizi söyledi. Beron taşını kullanarak miğferin yerine baktı. Şehirden birkaç saat uzaklıktaydı. Önce gidip buranın kralı ile görüştük ve planımızı anlattık. Şehrin arka kapısından çıkıp doğuya devam edecektik, miğferi alıp gelecektik. Sonrasında ise sohbet arasında öğrendiğim kuzeydeki yanardağa gidip Beron’un sınavını verecektik. Ardından ilk gittiğimiz kasabaya dönüp bize verilecek binekleri bırakıp kendi sağ kalan atımızı alıp Goralliant’a geri dönecektik. Bineklerimizi almaya gittik ve hepimiz biraz süprizle karşılaşmış olduk. Bu bölgelerde sürülmeye çok daha uygun bir canlı vermişlerdi, Raptor binekler. Hemen üstlerine atladık, sürmeyi öğrendik ve hızla yola çıktık.

Miğferin bulunduğu yer otlarla ve ağaçlarla kapalı bir yerdi. Sınırına kadar gelip kalan yerleri yayan devam ettik. Ardından küçük tahta bir sütunun üstünde duran miğferi gördük. Hemen büyüsel ve fiziksel tuzaklar aradık. Miğferi koruyan bir abjuration büyüsünü tespit ettik ve zaman kaybetmeden onu ortadan kaldırdım. Ardından miğferi elden ele gezdirdik ve çuvala koyduk. Biraz etrafı ve tuzakla ilgli rünleri inceledikten sonra büyük elf şehrine geri döndük. Işınlanma odasına gittik ve raptorlarımızı küçültüp elimize verip bizleri kuzeydeki yanardağa ışınladılar. Tepesine yakın bir yere gelmiştik ve Beron’un yumurtası da çatlamaya başlamıştı zaten. Ona uçma büyüsü bastıktan sonra yukarıya süzülmesini izledik. Orada bir süre durdu ve heralde kendi içinden bazı kararlar verdi. Bir süre sonra yanımıza geri geldi ve yumurtadan çıkan kanatlı yaratığı volkana atmama kararı verdiğini bizlere gösterdi. Buradaki yaratıklara benzeyen bir tipi vardı bu deri kanatlı yaratığın ama her bebek gibi o da şu an savunmasızdı. Sanırım grubumuzun yeni bir üyesi olmuştu. Ardından ben de Ruhbanımızın büyülü kalkanı ile iyi bir miktar lav topladım ve ordan elde ettiğimiz obsidiyen ile büyülü efsunlar yaptırma planımı tamamlama yolunda önemli adımlar attım. Hava kararmaya başlamıştı ve geri dönemeye başlamamız lazımdı artık. Aşağıya inip kamp kurduk ve sabah ilk geldiğimiz kasabaya doğru yola çıktık. iki günlük bir yolculuktan sonra oraya vardık ve bineklerimizi salıp kralın karşısına çıktık. Beron’un sınavında ne yaptığını öğrenmek istedi. Beron ona verilen görevi yapmamıştı belki de ama doğru olanı yapmıştı o yüzden yaratığı saklamıştı. Gene de bir bebekten ne beklenirdi ki bu durumda. Beron’un cebinden gelen ağlamaklı garip bağırmalar Kralın aslında neler olduğunu anlamasına sebep oldu. Beron kararının arkasında durdu ve doğru olanı yaptığını söyledi. Kralın gülümsemesi hepimizi rahatlattı çünkü asıl sınav buydu. Alınan bir canın yerine başka bir canı yetiştirmek gerektiğini anlamak zaten sınavın amacıymış. Bu olayların ardından Goralliant’a yola çıktık.

İki günümüz daha yollarda geçti ve nihayet şehre döndük. Kadim eskilerden öğrendiğimiz üzere zırh kuzeyde ve kalkan Elemental Kaos’un ortasındaki sakin yerdeymiş. Büyücülerden yardım isteyip Ruhban’ın taşıdığı boyut kolyesini stabilize ederek tam istediğimiz yere ışınlanacak hale gelmesini istemeye karar verdik. Bu sırada ben de şu anda kullanmakta olduğum asamı yaptırdığım yere gidip obsidiyenli bir asa yapılmasını istedim. Artan malzemeleri de Druid’e verip onun da kendi asasını geliştirmesini söyledim. Sonra da yetki verdiğim ruhban’ın durumunu kontrol etmeye gittim. Döndüğümde öğrendim ki yolda yanımızdan geçen yaşlı adamı burada da görmüştü ve adeta odalara girip çıkarak birşey arıyormuş. Onun dediklerini pek umursamayan büyücüler herhangi bir önlem almadıkları için biz gidip de kontrol edene kadar o adam, druid’İn bana verdiği kitabı saklayıp büyüsel olarak mühürlediğim sandığı çalmış ve kayıplara karışmıştı. Bİr olay bitiyor bir diğeri başlıyordu. Neyse ki elimizde Icemar’ın miğferi vardı ve diğer parçalara da ulaşma imkanımız nihayet olmuştu. Şu ufak çıkıntıyı törpüleyip bir an önce kuzeye yola çıkmaya başlasak iyi olacaktı…

View

I'm sorry, but we no longer support this web browser. Please upgrade your browser or install Chrome or Firefox to enjoy the full functionality of this site.