NecroSphere

Alter'in Güncesi 1 - Önceki Olaylar

Acı? Sanırım, benim ihtiyacım var.

Merhaba, bu defteri okuyorsanız, bu zamana kadar size söylediğim her şeyi unutun. hepsi yalandı. Yani, muhtemelen…

Adım Alter, geçmişim hakkında söyleyebileceğim tek şey bu, geri kalan her şey sıkıcı ayrıntılardan ibaret. 179 yılının mayıs – haziran aylarında bir grup maceracı ile birlikte, sonunda bir amacım olduğuna, güvenebileceğim ekip arkadaşlarım olduğuna ve bir gün masallarını anlattığım kahramanlardan bir tanesi olma şansım olduğuna inanarak Tjorngaard isimli soğuk şehirden yola çıktım.

Amacımız, ateş yağmurlarından etkilenmediğini öğrendiğimiz tek kasabadaki olayları araştırmaktı. Bundan bir süre önce krallığın dört bir tarafına, aynı anda, ateş parçaları yağmıştı. Bu parçaların yangınları kesinlikle söndürülememiş, fiziksel ya da büyüsel yollarla bu felaket durdurulamamıştı. Bir zaman sonra kendiliğinden yok olan bu parçalar, arkalarında külden kalıntılar bırakmıştı sadece.
Öğrendiğimiz kadarıyla Tjorngaard güneylerinde bir kasaba, bu yağmurlardan etkilenmemişti. Krallık, burada çok güçlü bir büyücü olduğunu düşünüyordu. Bizim görevimiz bunu araştırmak, eğer varsa, büyücüyü bulup krallığa getirmekti. Sorun şu ki, oraya giden ilk maceracılar biz olmayacaktık ve bizden önce giden maceracılardan haber alınamamıştı.

Yolculuk kolay geçmedi. Atlarla 3 günlük mesafede olan kasabaya daha varmadan yolumuz tuhaf yaratıklar tarafından kesildi. uğradığımız saldırıda 2 arkadaşımı kaybettim. Kasabaya, sonradan adının Gron olduğunu öğreneceğim, son kalan takım arkadaşım olan bir Hextor Ruhbanı ile birlikte vardık.
Hana yerleştik, kasabayı gözlemlemeye başladık, çok geçmeden önceki takımlardan sağ kalan son iki kişiyi de bulduk: Wood elfler. Kasabada onlardan başka elf olmadığı için fazla dikkat çekmişler, görev için pek işe yaramayan bu durum, en azından bizim buluşmamız açısından kolaylık oldu. Elflerin çok uzun ve telaffuzu zor isimleri var. Şükür ki onlara isimlerini kısaltarak hitap etmemi kabul edecek kadar nazikler. Druid’in adı “Bellina”, Ranger ise “Shinka”. Onlarla tanışalı daha birkaç gün olmadan krallıktan son arkadaş da geldi: “Toby, becerikli hırsız.”

Bizim geldiğimiz gün elflerin eski takım arkadaşları ayrılmak zorunda kaldı. Bir tiefling warlock olan Varlax, kendi gibi arkadaşlarının baskınvarî ziyaretine uğradı. Saatler süren hararetli tartışmanın ardından bize gelip , buradan gitmesi gerektiğini, krallığın verdiği görevden daha önemli sorunları olduğunu söyledi. (Daha önce sadece bir kez karşılaştığım, yapıları bana çok ilginç gelen yaratıklar tieflingler.) İçlerinden geleceğini parlak gördüğüm yarı dahi bir wizard olan Darnath, tieflinglerin soru yağmuruna tutulmuştu o gün. Öğrendiğimiz kadarıyla tieflinglerin bağlı olduğu “Infernal Allience” adında bir topluluk varmış, varlax bu ekipteki görevi yüzünden gelemiyormuş bizimle. Gitmeden önce bir kaç ufak – işe yarar hediye bıraktı, sonra ayrıldı aramızdan.
Bu durumla daha fazla ilgilenmedik, önümüzdeki göreve odaklandık. Kasabada bir Zarthus tapınağı vardı. Halkın büyük çoğunluğunun da katıldığı haftalık ayinler yapan, kötülüğün tanrısı Zarthus’un yolunu öğreten tapınağın Baş rahibi yabancıları pek sevmeyen, katı bir adamdı. Takım arkadaşlarım tapınakta bir şey olduğundan şüphelenmişler, araştırmaya karar verdik.

Planlarımıza göre bir hextor ruhbanı olan Gron, tapınağa gelip sığınma hakkı isteyecekti, ona göre bu durum onlar arasında yaygınmış. Toby’yi kendi kölesi gibi gösterip, onu da yanında içeri sokacaktı. Tapınakta kaldıkları gece Toby kendi yeteneklerini konuşturup, sessiz bir şekilde araştırma yapacaktı bizim için. Böyle bir plan için ne yazık ki fazla geç kalmışız. Kasabada sivri kulakların dolaştığını öğrenen Baş rahip, peşlerine adam taktırmış. Güvenilmeyen iki elfin yanında dolaşan hextor ruhbanına pek de inanmamış haliyle. içeri alıp sorgulamışlar Gron’u, sonra da hapse atmışlar.

Biz uzun bi süre bekleyip de haber alamadıktan sonra, Druid içeri örümcek olarak girmeye karar verdi. Bunu daha önce de yapmıştı, tapınağın kaba taslak planlarını Bellina sayesinde biliyorduk. İçeri girip şüphelendiğimiz odaları tek tek dolaşıp, alt katta karanlık bir odada yalnız başına Gron’u, üst katta bir işkence odasında kaderini bekleyen Toby’yi kurtardı. Kaçma kısmına gelince, işte orada başarısız oldular.

Bu sırada ranger ile ben dışarıda bekliyor, içeri girmenin bir yolunu arıyorduk. İçeriden ışık patlamaları – sesler gelmeye başladığında, tam kapıyı kırmak üzereyken Varlax ve Darnath yanımıza geldiler. Bir kaç kelime ile durumu anlatıp içeri tapınağa daldık, Varlax ortalığı mor dumanlarla kaplayan bir büyü yaptı. Bizi içine doğru çeken dumanların ortasında “ne oluyor” diyemeden kendimizi başka bir yerde bulduk.

Kızıl bir gökyüzü, kızıl topraklar, yaşamın olmadığı bir dünya… Nereye geldiğimiz hakkında hiçbir fikrim yoktu, ama daha önce bu kadar ölü bir yer görmemiştim. Toprak ölü, gökyüzü ölü, sanki dünya zorla nefes alıyor gibiydi. Varlax’ın önderliğinde bir müddet yürüdükten sonra taştan bir kalenin önünde durduk. Sonradan öğreneceğimiz kadarıyla burası, Infernal Alliance’ın kalesiymiş. Kendilerini dünyadan saklamak için, saklandıkları yeri başka bir zaman dilimine taşımışlar: Felaketin hemen sonrası. Günümüzden yaklaşık 600 yıl öncesine tekabül ediyor bu zaman. Bu, inanılmaz derecede güçlü ve zor bir büyü. Nasıl yaptıklarını hala aklım almıyor.

Bizi bir bekleme odasına aldılar, sonra da bir toplantı odasına. Varlax bizi anlatmış, durumdan bahsetmiş, alliance da hazır ellerinin altında bir ekip varken, bizimle görüşmek istemişler. Karşımıza çıkan tiefling kendini “Naraxis, Infernal Alliance Lideri” olarak tanıttı. Bize, krallığın yaklaşan felaketi engellemek istediğini, ama bilgisinin ve gücünün yetersiz olduğunu, krallığı boş verip kendileri ile birlikte çalışmamız gerektiğini söylediler. Aradıkları bir taş varmış, Braton adası sınırları içinde. Çok büyük büyülü güçleri içinde barındırabilen bu taş, eğer üzerinde yeterince çalışılabilirse, çoğaltılabilir ve yaklaşan felaketi önlemek için kullanılabilirmiş.

Onlara yardım edeceğimizi, elimizden geleni yapacağımızı söyledik. Karşılığında krallığın bize verdiği görevde yardımcı olmalarını istedik, kabul ettiler.
Bizi tekrar kendi zamanımıza, kaldığımız hana, birkaç alliance ajanı tiefling ile birlikte gönderdiler.tieflingler “burada kalın” dedi, dışarı çıktı, 1-2 saat sürmeden ellerinde yaşlı bir büyücü ile birlikte geri döndü. Aradığımız büyücü! Takım arkadaşlarımla birlikte, şaşkınlığımızı gizlemeye çalışarak, büyücü ile konuştuk. Bir süredir esir tutulduğu için çok zor durumdaydı,
bir an önce kasabaya götürmeye karar verdik.

Burada durup, ilginç bir şey anlatmak istiyorum. Şimdi gidip, o kasabaya “Zarthus tapınağı” ya da “Baş rahip” hakkında bi şeyler sorarsanız, insanlar size böyle bir şeyin asla olmadığını söyleyecekler. Oysa ben bu defterin başında asla yalan söylemeyeceğimi yazmıştım. Kafan karışıyor mu? Buna izin verme. Tieflingler zamanda bir şeylerle oynamışlar. Kasabada kiminle konuştuysam baş rahibi de, tapınağı da, bizi de hatırlayamıyordu. Daha uzun süre konuşmaya, ya da akıllarını okumaya çalıştığımda tamamen boş bakmaya başlıyorlardı.
İşin kötüsü, bu satırları yazarken hafızamı zorlamaya çalıştığımda, ben de bir şeyleri unuttuğumu hissediyorum.

Uzun lafın kısası, Tjorngaard’a geri döndük! Görünen o ki bizim ihtiyar büyücü, sıradan birisi değilmiş. Tjorngaard Aklî ve Ruhanî Gelişim Kulesi’nin sorumlusuymuş. Burası biraz akıl hastanesi, biraz büyücülük okulu gibi çalışan bir yer. Bütün iyi büyücülerin biraz çatlak olduğunu düşünürsek, bence gayet mantıklı. Acromadis, yani bizim ihtiyar, aynı zamanda bir “Spellborn”. Yani doğuştan gelen özel güçleri var, dünyadaki büyü ağıyla direkt olarak bağlantı kurmasını sağlayan. Sorduğunuzda size pek bir şey açıklamaz, ama araştırmalarım devam ediyor, yakın zamanda bir spellborn nedir, nasıl bir şeydir tamamen netleştireceğim.

Kasaba bizi şenliklerle karşıladı, Onların çok değerli ihtiyar büyücüsünü geri verdiğimiz için adımıza ziyafet vermeye karar vermişler. Ben, hayatımda daha önce böyle bir sofra görmedim. Bütün kasaba yolları masalarla kaplıydı. Elflerin de kesinlikle alışkın olduğunu sanmıyorum böyle bir şeye tabii. Hepimiz uyum sağlamaya çalışıyorduk fakat Gron biraz tuhaftı. Sonradan öğreneceğimiz kadarıyla, birileri Gron’da kötü izler bırakacak büyüler yapmaya karar vermişler. Bunlardan kurtulmak, gerçekten uzun zamanımızı aldı.

Kasabada uzun süre kaldık. Krallık bize ultra lüks bir daire ve sınırsız erzak verdi. Büyücüyü getirdiğimiz için ödüllerimizi aldık. Bu süreçte Gron kasabadaki Hextor tapınağında zaman geçirecek fırsat buldu, elfler kendilerine arkadaşlar edindiler ormanda, bense koleje gidip tezimi verebildim. Boş zamanlarımızda trade district’e uğrayıp alışveriş yaptık, “dinler tapınağı” isimli dev kütüphanede aklıma gelen neredeyse her konuyu araştıracak fırsatım oldu. Ta ki kütüphanenin sorumlusu “Ak Keşiş Teleron” amansız bir hastalığa yakalanana kadar. Bir yandan onunla uğraşırken, bir yandan da ekibimize yeni katılan heyecanlı tieflingi tanımaya çalışıyorduk son günlerde. Adı Xarmus olan tiefling warlock, alliance tarafından, bizim onlarla iletişim kurabilmemiz için görevlendirilmiş çömez saha ajanıydı. hedefleri büyük, hırslı tieflingin atmaya çalıştığı adımlar, boyundan biraz daha büyüktü.

Derken…

Her şey aslında kasaba dışında bir obeliskin belirmesiyle başladı. Bellina’nın ormanda gezerken farkettiği bu siyah, dikilitaşa benzeyen heykel, etrafına ölüm gibi bir aura saçıyormuş. Bu çürümüşlük giderek artıyormuş günden güne. Ne olduğu hakkında Druidler ona bir güvercin gönderdiler: Nagrat isminde bir elementalin özüne ihtiyaç varmış bu obelisk’i yok edebilmek için. Biz daha neler olduğunu araştırırken obelisk patladı! Yani, heykel sağlam da, bir patlama ile geniş bir alana enerji dalgası yaydı. Biz daha bu patlamanın canlılar üzerindeki etkilerini anlamaya çalışırken, asıl sorun ortaya çıktı. Patlama, toprağın altından ölüleri uyandıracak bir şeyi tetiklemişti.

Sonraki günler, bu namevtlerle savaşarak, güvenli bölgeler arayarak ve yaşamla ölümün iki kıyısında da yürüyerek geçti. Krallık araştırma yapabilsin diye bu kendini bilmez sonradan doğmalardan birini bağlayıp şehre dönerken, adının “gölge keneleri” olduğunu öğrendiğim buluta benzeyen siyah yaratıkların, insanların hayatını , ruhlarını içlerinden çektiğine tanık olduk.

Bir tanesi Gron’a yapıştı, kurtarabildik ama anladığım kadarıyla ne kılıçlar, ne metaller işe yarıyor bu yaratıklara zarar vermek için. sadece büyü, ya da büyülü silahlar. Yol üzerinde daha fazlası da saldırıya geçti, Gron daha fazla yara almasın diye onu görünmez yapmak için üzerine koşarken, bu sefer ben yakalandım bu kenelere. sarayın içerisine son adımı attığımda ayakta duracak daha fazla halim kalmamıştı. elime tutuşturdukları parşömeni hayal meyal hatırlıyorum. Özetle, yaratık bütün hayat enerjimi çekti, bense bana bir parşömenin verdiği yalandan bir hayatla ayakta duruyordum. parşömenin etkisi 1 saat sonra geçtiğinde ölecektim. Yaratıkların bende oluşturduğu bu geçici hasardan kurtulana kadar, ölü beyazı bir tenle, mosmor gözlerle, ruhu çekilmiş bir beden ve etrafında buzdan oluşan ve büyüsünü pek anlayamadığım bir etkiyle 24 saat boyunca hayatta kalmak için sadece parşömen okudum. uyumadan, dinlenmeden.

Bu defteri yazmaya karar vermem biraz da burada başlıyor zaten.
kendime geldikten sonra, benim pek hatırlamadığım görevden bahsetti arkadaşlarım. Meğer ben yarı ölüyken (aslında tamamen ölü diyebiliriz? ) Acromadis gelmiş, bize çok önemli şeyler söylemiş. Krallığın kuzey batısında Naarkoes isimli bir necromancer var, bu namevtlerin uyanışı ona pek bir yaramış. Gidip, orayı yerle bir edip, ölüleri ölü kalmaları gerektiğine ikna edip Naarkoes un çalışmalarına göz atmamız gerekiyormuş.
Hazırlık yapmak için kasabaya çıktık. Önceden trade district’in olduğu yere gidip, sağ kalan dükkanlardan alabileceğimiz şeyleri almamız gerekiyordu. Bulaştığı karanlık büyüler yüzünden kendine gelemeyen tieflingi revirden saraya almak için çıktığımız yolda, kasabanın karanlık bir sisle kaplı olduğunu, sisin içinde hem infernal hem de undead yaratıklar olduğunu görmüştük. elimizden geldiğince dikkatli gitsek de, bir noktada kendimizi bir kaç fazla gelişmiş undead kan emicinin karşısında bulduk.

Gron güzel savaştı, eminim Hextor onunla gurur duymuştur. Ben kendimden geçerken son gördüğüm şey, 3 tane öfke nöbetine girmiş devasa undead yaratığın Gron’u aralarına alıp saldırdığı, birininse o uzun dilini boğazına saplayıp yaşam enerjisini emmeye çalıştığıydı. Onun hemen arkasında, yaratığın dilini kesmek için bıçağıma uzanmaya çalıştığım sırada bir darbe aldım, ve ışıklar kapandı. Yılana dönüşen druidi, arkada bi yerlerde acı içinde bağıran takım arkadaşlarımın sesini hayal meyal hatırlıyorum.

Bu, ölümün kıyısından son dönüşümdü. Kendime geldiğimde kasabanın demircisinin dükkanındaydık, son kalan yaratıkları öldürmüş, beni güvenli bir bölgeye taşımışlar. bu satırları demir ocağının sıcağının ve ışığının yanında yazıyorum. Ellerimin üzerinde hala kurumuş kan parçaları var ve ben birazdan flütümü çıkarıp, sanki hiçbir şey olmamış gibi üflemeye başlayacağım onlar daha iyi dinlenebilsinler diye. Çünkü takım arkadaşlarımın bana ve büyülerime ihtiyacı var.

Korkuyor muyum? Hayır, aksine, savaşmak bana yaşadığımı hissettiriyor. İnsanların bir kısmı acıyı küçümsüyor, bir kısmı gereksizce korkuyor. Ben? Sanırım, benim ihtiyacım var.
Tek istediğim, olur da ölürsem eğer, bu maceracıların hikayesi kaybolmasın tarihin karanlığında. Bu günden sonra, geri döndüğüm son ölümden sonra, bütün anıları kaydetmeye başlayacağım.

Comments

yetkinyasinn

I'm sorry, but we no longer support this web browser. Please upgrade your browser or install Chrome or Firefox to enjoy the full functionality of this site.