NecroSphere

Chasing the Artifacts

Hazır ol doğu, biz geliyoruz!

Artık yola çıkmak için önümüzde herhangi bir engel kalmamıştı. Herkes kendilerine fazla fazla ayrılmış günlerinde işlerini halletmiş, kötücül tanrının yoldaşları cezalandırılmış ve yola çıkmaya tam anlamıyla hazır hale gelmiştik. Ranger Arahad ve Druid Syndhil Goralliant yakınlarındaki ormanın elf yaşlıları ile konuşmuş ve onlardan öğütler almışlardı. Yaşlıların özellikle söyledikleri birşey vardı, o da görevimizinden ne olursa olsun sapmamamızdı. Tabi ki de bunun söylendiği kadar kolay olmadığını birkaç gün içinde görecektik.

Nihayet doğu kapısından çıkmıştık ve ilerliyorduk. Arabayı parfüm kokulu Beron TARK sürüyor, yanında bizlere halen daha küs olan Jack Blades oturuyordu. Aracın arka kısmında boş bir şekilde dışarıyı izleyen druidimiz ve aracın iki yanında atları ile Ranger’ımız ve bendeniz grubun büyücüsü Rauden gitmekteydik. Daha şehirden uzaklaşalı henüz birkaç saat olmuştu ki bir şeyin güneyden bizlere doğru uçarak geldiğini gördük. Biraz daha dikkatli bakınca bu yaratığın bizim druidi yol boyunca kovalayan Oni olduğunu farkettik. Tam da diyorduk ki bir tane oni bize ne kadar problem yaratabilir, ne de olsa hepimiz işinde ehli 5 kişiyiz. Yaratığın görünmez olmaları ve karanlık küreleri ile uğraşırken beklediğimizden daha kurnaz bir rakibimiz olduğunu da görmüş olduk. Neyse ki druidimizin çağırdığı dev yarasalar sayesinde Oni’nin oyunlarını geçersiz kıldık ve sadece benim atımın ölmesi ile işimizi halletmiş olduk.

Tekrar yola çıkmıştık ki bu sefer de sağlam bir sallantı ardından yer yarılmaya başladı. Beron’un becerileri sayesinde arabayı yarığa bırakmamıştık ama şimdi de önümüzde bir sis bulutu vardı. Ranger içine girip kontrol ettikten sonra o bulutun zehirli bir gaz olduğunu öğrendik. Bu belirtiler Druid’e daha önce karşılaştıkları Fey yumurtasını hatırlatmıştı. Görünen oydu ki önümüze bir yerlere bir Fey yumurtası daha ışınlanmıştı. Gazın etrafından dolaştık ve nihayet akşam için kamp kurmaya başladık. Ranger yiyeceklerimizi olabildiğince geç tüketmemizi önerdi çünkü yanımıza aldıklarımız genel olarak uzun yola gitmesi planlanan kuru yiyeceklerdi ve etraftan yakalanabilecek avın yenmesi hem daha lezzetli bir yemek çıkaracak hem de yiyeceğimizi tüketmeyecekti. Ava Beron ile birlikte çıktılar ve dev bir geyiğin ayak izlerini takip ettiler. Karşılarına iki başlı ve gerçekten heybetli bir geyik çıkmış. Ranger’ın iletişim kurma çabaları başarısız olmuş ve geyik üstlerine saldırınca onu öldürmek zorunda kalmışlar. İşin ilginci geyik ölmeden önce o kapalı gökyüzüne rağmen ay ışığından güç çekmeyi başarmış olmasıydı. Bunun ne olduğunu avı geri getirdiklerinde anlayacaktık. Druidin azarlamaları sonrasında bize yaptığı açıklamaya göre anladık ki öldürdükleri yaratık Ormanın Kralı olarak bilinen, doğanın eski tanrıları tarafından seçilen bir canlıymış. Onu öldürmek öldürenlere büyük lanetler getirebilirmiş. Kesin olan şey ise elfler ile aralarını bozacağıymış. Doğudaki bölgede neredeyse tamamen elflerin yaşadığı düşünülürse aslında lanetlendik de denebilir. Beron üzerine böyle bir lanetin gelmesinden cidden utanmıştı ve herşeyi yapmaya hazırdı. Ranger’ımızı da yaptığı şeyin ağırlığının farkındaydı ama Druidin azarlamaları pek de hoşuna gitmemişti. Ben kamp alanı ritüellerime hazırlık yaparken druid, ranger ve Beron üçlüsü Ormanın Kralı’nı gömmeye gittiler. Tam da ortalık sakinledi diyordum ki asıl meseleler patlak vermeye başladı…

Kamp ateşi etrafında oturmuştuk ve günün yorgunluğunu atmaya başlıyorduk ki olaya yorum yapmak üzere ruhbanımız nihayet sessizliğini bozdu. Bunun üstüne Druid tekrar Ranger’a yüklendi. Ranger atarlanarak druid’e çıkıştı. Kütüphanedeki olaydan bize küs olan Ruhban da bunun sebebi olan Druid’e laf etmeye başladı. Ruhban’ın alınganlığına Ranger laf edince bu sefer ikisi atışmaya başladı. Beron araya girip olayı yatıştırmaya çalıştı ama küfür kıyamet ve bağrış çağrış iyice ortamı gerdi. Ranger ve Ruhban Silahlarını çekip birbirlerine saldırmaya başladılar. Benim açtığım kürenin içinde büyü yapılamıyor olması işleri sıkıntıya sokunca savaşmaya dışarda devam etme kararı aldılar. Bütün bu kavgalarda araya Beron girmiş ve ayırmaya çalışmıştı ama ne yazık ki işler sakince hallolma safhasını geçmişti. En sonunda Ranger’ın acımasızca, gavura vurur gibi vurması üstüne Ruhbanımız yere yığılmıştı. Ranger hışımla içeri geri girdi ve atını alıp gruptan ayrılacağını söyledi. Bende öne çıkarak ona bu yola çıkarkenki asıl amacını sorgulamasını istedim ve onun yardım sözünün gruba değil bana olduğunu hatırlattım. Biraz yatışmıştı ama gene de bu gecelik uzaklaşacağını ve sonrasında da grubu uzaktan takip edeceğini söyledi. Ardından geyiğin mezarına doğru uzaklaştı. Bu sırada Ruhban’ımıza müdahele ettik ve baygın bedenini içeri çektik. Bir süre sonra tekrar ayılmıştı ama çenesi halen daha durmamıştı. Ranger’ı etrafta göremeyince kütüphanede olan olayın ona güvenmememizden kaynaklandını söyledi. Halbuki işin aksine bizler ona değer verdiğimiz için o lanetli kitabı ondan uzak tutmuştuk. Saatler süren tartışmadan sonra nihayet ona bu durumu anlatabilmiştik. Uzun ve ateşli bir geceden sonra nihayet yatmış ve dinlenmeye başlamıştık.

Sabaha hava iyice bozmuştu. Akşam atıştıran yağmur halen daha devam etmektedi ve yolları berbat etmişti. Çamura bata çıka yola devam ettik. Günün ortalarına doğru nihayet yağmur kesildi ve birkaç saat sonra daha önce hiç görmediğim bir flora’nın içine girmeye başladık. Tahminimce doğu sınırını geçmiştik. Etraftan garip bağrışlar ve hayvan sesleri gelmeye başlamıştı. Bir süre sonra yolun etrafından geçen garip büyük yaratıklarla karşılaştık. Bizleri pek umursamış gibi gözükmüyorlardı. Etrafta bunlara benzer yığınla farklı canlı daha gördük. Tam da bölgenin dolu dolu olmasına sevinecektik ki heralde avcısından kaçan büyük yaratıklardan bir tanesini yandaki ağaçlardan birine çarptı ve aracımızın üstüne düştü. Yığınların altında kalmıştık ve yaratık da sırtüstü düşmüş ve kalmaya çalışıyordu. Tam bu sırada ilerden oklar yaratığın üstüne yağmaya başladı ve çok geçmeden de hareketsizleşti. Ranger’ımız uzaktan yaratığı vurmuştu. Bir canlıyı öldürüken bu kadar hızlı davranması açıkçası benim biraz garibime gitmişti çünkü yaratık muhtemelen ayağa kalkıp uzaklaşacaktı. Bunu benim anlayıp da Ranger’ın anlamamış olması garipti. Yada gerçekten acımasız biriydi ve muhtemelen Ormanın Kralını öldürürken de pek tereddüt etmemişti. Her iki durumda da onunla ilgili iyi çıkarımlara varamadım. Biraz sonra geldi ve bizleri yığınların altından çıkarıp doğru yola koydu ve tekrar uzaklaştı. Bir süre ilerledikten sonra parmaklıklı kapı gibi gözüken bir yapının önüne geldik ve ayaklarımızın dibine karşılama okları atıldı. Bir elf askeri kapının üstündeki gözcü yerlerinden birinden atladı ve bizleri karşıladı. Rangerımıza işaret ettik ve o da yanımıza geldi. Kapı önünde hızlı bir sorgulama ve aranmanın ardından elf kasabasına girmiştik.

Girdiğimiz yer gittiğim hiçbir yere benzemiyordu. Dev gibi ağaçların kovuklarına, dallarına ve diplerine yerleşilmiş huzurlu bir ortamdı. Kasabanın sınırları ile orman iç içeydi ve genel olarak herkes sakin bir şekilde hayatını sürdürmekteydi. Asker bizi krala kadar götürdü. Kalın bir ağacın gövdesinin üstüne doğru çıkan spiral merdivenleri takip ettik ve elit korumların arasından geçip kralın huzuruna çıktık. Druidimiz ilk defa öne çıkarak selam verdi. Heralde orman havası iyi gelmişti. Ardından kral ile amaçlarımızı konuştuk ve kendisi bize sonuna kadar yardımcı olmayı kabul etti. Beron öne çıkarak geyikle ilgili durumu anlattı. Kral kendisine biraz büyük bir yumurta verdi ve onu yanardağın içine atmasını söyledi. Bu hepimize biraz garip gelmişti ama kral görevinin bu olduğunu ve ne yapması gerektiğine kendisinin karar vermesi gerektiğini söyledi. Ardından bizleri dinlenmeye çekilmeye davet etti. Bizlerin yanına atanan bir görevli bizleri dinlenme yerine götürüyordu ama hepimizin yapmak istedikleri şeyler vardı. Druid kasabanın ortalarında bir yerdeki ağacın üzerine yazılmış yazıları okumak istiyordu. Ben ve ruhban büyücülerle görüşecektik ve Beron bir demirci ile görüşmektne yanaydı. Elf görevli hepimizi istediğimiz yerlere bıraktı ve işimiz bittiğinde onunla iletişim kurmamızı sağlayacak ışık topçikleri verdi. Ben her büyücü topluluğu ile yaptığım gibi burada da büyücüler ile tanıştım ve büyüsel konular üzerinden muhabbet ettik. Ne zamandır yapamadığım keyifli bir sohbet yaptım. Ardından da son yarattığım büyüyü yeni arkadaşlarım ile takas ettim ve hepimiz memnun bir şekide ayrıldık. Sohbette dikkatimi çeken şey benim büyücülüğümden çok insanlığımı incelemiş olmalarıydı. Onların bu sıkıntılar zamanında bile buralarda sakin ve keyifli hayatlar yaşıyor olmaları bana garip gelmişti. Heralde benim de dünyanın sorunlarına koşturuyor olmam onlara farklı gelmişti. Onlardan daha düşük seviye bir büyücü olmama rağmen onların bile üstesinden gelemeyecekleri bir işe kalkışmış olmam ilgilerini çekmişti. Tam sohbetimizin sonlarına gelmiş ve yeni büyücü dostlarıma en son topladığım Oni saçından birer tutam verirken Ruhbanımız da kendi konuşmasını bitirmiş ve gelmişti. Beron hariç hepimiz ağaçların dalları arasındaki misafirhaneye gelmiştik. Biraz sohbet ettik ve yataklarımıza geçtik. Buranın bu kadar huzurlu olması biraz garip gelmişti ve odamızın içine kadar uzanan meyve dalındaki elmaya bakarak uyumaya çalışırken Beron geldi ve yan yatakta yatan Ruhbanın yanına yığınla metal attı. Ne oluyor diye paravanın üstünden bakında gördüm ki Beron zırhını oraya bırakmıştı. Neler olduğuyla ilgili biraz konuştuk. Kendisine Mithril bir zırh almış ve eskisini Ruhban’a vermeye gelmiş. Yarının planını yapıp yataklara çekildik.

Sabah kralın yanına gittik ve oradan bizi kadim eskilerin olduğu yere ışınladılar. Direk olarak karşılarına çıkmayı bekliyorduk ama onun yerine ağaçtan ve dallardan bir kubbenin altında bulduk kendimizi. İlerde bir çıkış vardı ve oraya doğru yöneldik. Bir an için acaba zihinsel bir yolculuktamıyız diye düşündüm ama oradan çıkınca anladım ki sadece başka bir yere ışınlanmıştık. Önümüzde bir kapı, yan tarafta bir yerde de kara bir figür duruyordu. Önce kara figüre gidip onu soru yağmuruna tuttuk. Kendisi bir kara elfti ve burayı koruyanlardan biriydi. Heralde eskiden yaptığı birşey için lanetlenmişti. Bize kapının sonsuza kadar orada durmayacağını söyleyince hemen kapıya koştuk önce ben olmak üzere ranger hariç hepimiz girdik. 4 tane ağaç adamın arasından geçtik ve önümüze uzun sakallı, elfe benzeyen ama ruhbanımızın söylediğine göre ortadaki Celestial yanlarındakiler ise Fey olan Kadim Eskilerin huzuruna çıktık. Hepimiz sırayla sorularımızı sorduk ve onlar da bilgileri dahilinde ve bizim bilmemizin sıkıntı olmayacağı her soruya cevap verdiler. Ben düşmanlarımızın kimliği ile ilgili şüpheleri doğruladım. Beron’un ise eskiden bir paladin olduğunu öğrendik ve onu nasıl tekrar paladinliğe döndürebileceğimizi sorduk. Herkes sırayla sorularını sordu ve ardından arkamızda tekrar bir kapı belirdi. Tekrar kapıdan girdik ve Kadim Eskilerin yanından ayrıldık. Bu sefer çok daha büyük bir parmaklıklı bir kapının önüne gelmiştik. Daha dosthane bir elf bizi karşıladı ve zaten beklendiğimizi söyledi. Beron taşını kullanarak miğferin yerine baktı. Şehirden birkaç saat uzaklıktaydı. Önce gidip buranın kralı ile görüştük ve planımızı anlattık. Şehrin arka kapısından çıkıp doğuya devam edecektik, miğferi alıp gelecektik. Sonrasında ise sohbet arasında öğrendiğim kuzeydeki yanardağa gidip Beron’un sınavını verecektik. Ardından ilk gittiğimiz kasabaya dönüp bize verilecek binekleri bırakıp kendi sağ kalan atımızı alıp Goralliant’a geri dönecektik. Bineklerimizi almaya gittik ve hepimiz biraz süprizle karşılaşmış olduk. Bu bölgelerde sürülmeye çok daha uygun bir canlı vermişlerdi, Raptor binekler. Hemen üstlerine atladık, sürmeyi öğrendik ve hızla yola çıktık.

Miğferin bulunduğu yer otlarla ve ağaçlarla kapalı bir yerdi. Sınırına kadar gelip kalan yerleri yayan devam ettik. Ardından küçük tahta bir sütunun üstünde duran miğferi gördük. Hemen büyüsel ve fiziksel tuzaklar aradık. Miğferi koruyan bir abjuration büyüsünü tespit ettik ve zaman kaybetmeden onu ortadan kaldırdım. Ardından miğferi elden ele gezdirdik ve çuvala koyduk. Biraz etrafı ve tuzakla ilgli rünleri inceledikten sonra büyük elf şehrine geri döndük. Işınlanma odasına gittik ve raptorlarımızı küçültüp elimize verip bizleri kuzeydeki yanardağa ışınladılar. Tepesine yakın bir yere gelmiştik ve Beron’un yumurtası da çatlamaya başlamıştı zaten. Ona uçma büyüsü bastıktan sonra yukarıya süzülmesini izledik. Orada bir süre durdu ve heralde kendi içinden bazı kararlar verdi. Bir süre sonra yanımıza geri geldi ve yumurtadan çıkan kanatlı yaratığı volkana atmama kararı verdiğini bizlere gösterdi. Buradaki yaratıklara benzeyen bir tipi vardı bu deri kanatlı yaratığın ama her bebek gibi o da şu an savunmasızdı. Sanırım grubumuzun yeni bir üyesi olmuştu. Ardından ben de Ruhbanımızın büyülü kalkanı ile iyi bir miktar lav topladım ve ordan elde ettiğimiz obsidiyen ile büyülü efsunlar yaptırma planımı tamamlama yolunda önemli adımlar attım. Hava kararmaya başlamıştı ve geri dönemeye başlamamız lazımdı artık. Aşağıya inip kamp kurduk ve sabah ilk geldiğimiz kasabaya doğru yola çıktık. iki günlük bir yolculuktan sonra oraya vardık ve bineklerimizi salıp kralın karşısına çıktık. Beron’un sınavında ne yaptığını öğrenmek istedi. Beron ona verilen görevi yapmamıştı belki de ama doğru olanı yapmıştı o yüzden yaratığı saklamıştı. Gene de bir bebekten ne beklenirdi ki bu durumda. Beron’un cebinden gelen ağlamaklı garip bağırmalar Kralın aslında neler olduğunu anlamasına sebep oldu. Beron kararının arkasında durdu ve doğru olanı yaptığını söyledi. Kralın gülümsemesi hepimizi rahatlattı çünkü asıl sınav buydu. Alınan bir canın yerine başka bir canı yetiştirmek gerektiğini anlamak zaten sınavın amacıymış. Bu olayların ardından Goralliant’a yola çıktık.

İki günümüz daha yollarda geçti ve nihayet şehre döndük. Kadim eskilerden öğrendiğimiz üzere zırh kuzeyde ve kalkan Elemental Kaos’un ortasındaki sakin yerdeymiş. Büyücülerden yardım isteyip Ruhban’ın taşıdığı boyut kolyesini stabilize ederek tam istediğimiz yere ışınlanacak hale gelmesini istemeye karar verdik. Bu sırada ben de şu anda kullanmakta olduğum asamı yaptırdığım yere gidip obsidiyenli bir asa yapılmasını istedim. Artan malzemeleri de Druid’e verip onun da kendi asasını geliştirmesini söyledim. Sonra da yetki verdiğim ruhban’ın durumunu kontrol etmeye gittim. Döndüğümde öğrendim ki yolda yanımızdan geçen yaşlı adamı burada da görmüştü ve adeta odalara girip çıkarak birşey arıyormuş. Onun dediklerini pek umursamayan büyücüler herhangi bir önlem almadıkları için biz gidip de kontrol edene kadar o adam, druid’İn bana verdiği kitabı saklayıp büyüsel olarak mühürlediğim sandığı çalmış ve kayıplara karışmıştı. Bİr olay bitiyor bir diğeri başlıyordu. Neyse ki elimizde Icemar’ın miğferi vardı ve diğer parçalara da ulaşma imkanımız nihayet olmuştu. Şu ufak çıkıntıyı törpüleyip bir an önce kuzeye yola çıkmaya başlasak iyi olacaktı…

Comments

lowan

I'm sorry, but we no longer support this web browser. Please upgrade your browser or install Chrome or Firefox to enjoy the full functionality of this site.