NecroSphere

Kalkanın Peşinden Cehennemin Dibine

Kalkanı oraya koymak kimin aklına gelmiş ki?

Daha şehre döneli yarım saat olmamıştı ki cüce şehrinden bir grubun ışınlandığının ve benim karşılamam gerektiğinin haberi geldi. Başta garipsedim çünkü kim gelmiş olabilirdi ki benim karşılamam gereksin. Odaya gittiğimde gördüğüm manzaradan neden benim çağrıldığımı anladım. Bizim gibi başka bir maceracı grup baştan aşağıya büyülü eşyalar ile donatılmış, karşımda duruyorlardı. Çemberin içindeki kısa bir konuşma ile amaçlarının bizlerle aynı olduğunu öğrendim ve kendilerini ortağı olduğum tavernama davet ettim. Hep beraber bir tanışma ve kaynaşma faslından sonra görevimizin ne olduğu ve yarın nereye gideceğimizin kısa bir brifing’ini verdim. Elemental düzlemlerin kesiştiği noktaya gidip Icemar’ın aile yadigarı kalkanını alıp kendisini tam takır donatacaktık. Karşımıza neler çıkabileceğine dair herhangi bir fikrimiz yoktu, yeni gelen grubun yakın zamandaki olaylarla ilgili çok bilgisi yok, üzerleri büyülü eşyalarla dolu olmasına rağmen temel malzemelerde eksikleri vardı ve önümüzde geçirmemiz gereken tam bir gün vardı.

Büyücüleri ve yeni gelen ruhban’ı yanıma alarak yerini daha bir önceki gelişimde öğrendiğim büyü malzemeleri dükkanına götürdüm. Oradan hem gnome’un sunduğu büyü malzemeleri ile eksiklerini tamamlayabilirlerdi hem de yakın zamandaki olaylar ile ilgili bilgi edinmek için gnome’un "gazete"sini okuyabilirlerdi. Oradaki işlerimiz bittikten sonra ruhban arkadaşımız kütüphaneye giderek gideceğimiz boyut ile ilgili araştırma yapmak istediğini belirtti. Ben ve diğer iki büyücü ise kuleye gidip yaşlı büyücünün yeni büyüleri almasına yardımcı olduk. Sonrasında tavernadaki odama çekildim ve Icemar’ın hazinesinden bana verdiği kitaba çalışmak için hazırlık yapmaya başladım. Son yolculuğa çıkmadan önce elimden gelebilecek her hazırlığı yapmış olmama rağmen gene de içimde bir yetersizlik hissi vardı. Ne zamandır aklımda olan bir aktiviteyi yapmak için sanırım en iyi zaman bu zamandı. Çalışma masama geçtim, zihin geliştirme kitabımı önüme koydum ve ilk hocamız Boccob ’a dua etmeye başladım. İçimden geçen duygular kelimelerle ifade edilmek istenirse şöyle bir şey çıkardı heralde ortaya:

Ey büyük hocamız ve yol göstericimiz Boccob, ben senin en yeni öğrencilerinden Rauden. Sana bu zor zamanlarda sesleniyorum çünkü biliyorum ki senin bir gözün büyüyü incelerken diğer gözün daima öğrencilerinin üzerinde onların yolunu gözlemektedir. Doğduğumdan beri büyü benimle hep iç içe oldu ve hayatıma bir
büyücü olarak devam etmeye karar verdiğimde belki de senin lütfunu en iyi şekilde değerlendirmiş oldum. Belki senin öğretilerini bire bir takip etmedim ama benim gözümde sen bir büyücünün olabileceği en yüksek idealsin ve aklımın bir köşesinde daima seni tutarak beni yanına ulaşabilecek düzeye gelmek için çabaladım. Şimdi sana seslenirken bil ki gerçekten ihtiyacım olduğunu düşünüyorum.
Arkadaşlarım, Lord Icemar, Üstat Zulron ve daha nicelerimiz şu dönemdeki en büyük yıkıma karşı durmaya çalışıyoruz. Evet bugüne kadar gelebildim ama yolda kaybettiklerimi, dostlarımı asla unutmadım. O günlerde onlar olmasa bugün ben burada olmayacaktım belki. Yeni dostlarım beni o lanet mahzenden çıkartmasalardı belki de şimdiye çoktan ruhum yanına gelmiş olacaktı. Sana ettiğim bu duayı sadece hayattakiler için değil, bu yolda gitmiş, giden ve gidecek olan herkes ediyorum. Büyülerini üzerimizden eksik etme, yolumuza ışık tut ve kitabını asla bizlere bakarken kapatma.

Krile’th Von Wundry, umarım Boccob’un sonsuz kütüphanesinde mutlusundur.
Anton Themis, umarım Heironeous’un kutsal kalesindeki yerini almışsındır.
Paiva Luonto, umarım Olidammara’nın huzurundaki resitalin mükemmel olmuştur.
Vlad Chernov, umarım aradığın annen ile bir araya gelebilmişsinizdir.
Şerefsiz Valnon, umarım hakettiğin çukurun dibinde yatıyorsundur.
Eldruin, beni kurtarmak ve kristali bırakmamak uğruna verdiğin hayatının karşılığını en iyi şekilde vermeye çalışıyorum. Gözün arkada kalmasın.
Mathildien, umarım hala hayattasındır çünkü bizlerin işleri bittikten sonra sana çok iş düşecek. Bu dünyanın kurtulması için hayatımı bile verebilirim ama doğanın yenilenmesi benim çok ötemdeki bir güç. Gene de druidlere yardım ederken aklımda olacaksın.
Seroft ve Soleil, kısa birlikteliğimizde bile bizlere yardımcı olmak için
ormanlarınızı geride bıraktınız. Fedakarlığınız unutulmayacak.
Adını bilmediğin, tanışamadığım ama bu felaketten alacağını almış olan herkes, unutmayın ki bu yıkıma karşı duranlar var ve yolun sonuna yaklaştılar. Dişlerinizi sıkın, inancınızı kaybetmeyin, silahlarınız kadar iş aletlerinizi de yakın tutun, yıkım bittikten sonra doğa gibi bizler de toparlayacağız.

İlk hocamız Boccob, senden kişisel olarak bir şey istemeye yüzüm bile olamaz. Sana bugün seslenirken benden çok dostlarım ve göçmüş olanların hatıraları ile sesleniyorum. Büyülerin beni koruyor ama dostlarım için her zaman orada olamıyorum. Eğer üstat Zulron’u bize yönlendirmemiş olsaydın gene yalnız kalacaktım ve bu sefer toparlayacak gücüm kalmamıştı. Tek isteğim dostlarım üzerinden görevimiz boyunca gözünü ayırmaman.

Saygılarımla, öğrenciniz Rauden

Duamı bitirdikten sonra kitabıma çalışmaya başlacaktım ki arkamdan bir ses duydum ve arkamı döndüğümde karşımda yaşlı bir büyücü gördüm. İlk başta emin olamadım ama galiba dualarım kabul olmuştu ve şu anda karşımda Boccob duruyordu. Gerçi daha önceki deneyimlerinden yola çıkacak olursak karşımdaki figürün beni öldürmeye gelmiş olma ihtimali daha yüksekti ama gene cümleye girişinden ve sanki beni yıllardır tanıyormuşcasına rahat konuşmasından bir suikastçi olmadığı belliydi. Öncelikle aklımdaki sorunun yanıtını verdi. Evet, karşımda gerçekten ilk hocamız Boccob duruyordu. Kendisi duamı kabul etmişti ve çabalarımın boşuna olmadığı konusunda beni yüreklendirmeye gelmişti. Ayrıca da gün içinde biten büyü gücümü toparlamamı sağlayacak 3 tane büyü taşı verdi. Daha sonra geldiği gizemlilikle ortadan kayboldu. Kalbim güm güm atarken ve üzerimdeki karamsarlığın kalkmış olmasının verdiği gaz ile kitabıma çalışmaya başladım.

Sabah herkes yola çıkmak için bir araya toplanmıştı. Hep beraber belediye binasındaki ışınlanma odasına geçtik. Usta Zullron ve Lord Icemar zaten hazır bekliyorlardı. Hocanın büyüyü tamamlaması ile bütün odadaki rünler ışıl ışıl parladı ve ardından ortadaki kollara tutunup ışınlandık. Biraz önce geldiğimiz aydınlık odadan sonra geldiğimiz yer adeta gözlerimizi acıtmıştı. Ufukta elemental düzlemleri görüyorduk ama bulunduğumuz bölge sanki yokluğun içiymiş gibi simsiyahtı. İşin daha da kötüsü Beron’un taşı çalışmıyordu ve genel olarak büyü ile bağlantımızı zorlayan bir güç vardı. Bu kadar geldikten sonra yokluğun ortasında 10 kişi öylece kala kalmıştık adeta. Yapmaya çalıştığımız büyülerin neredeyse yarısı heba oluyordu ve yön tayini için ufuktaki elemental düzlem farklılığından başka hiçbir ip ucumuz yoktu. Hocanın ve Icemar’ın bile fikirleri bizimkilerden iyi değildi. En sonunda güney olarak kabul ettiğimiz tarafa doğru ilerlemeye başladık. Bir süre hiçbir şey ile karşılaşmadan ilerledik. Yeni ruhbanın dediğine göre izleniyormuşuz ama bu yokluğun ortasında bir şey bizi izlese bile ne farkederdi ki. Muhtemelen buranın yerli yaratıkları için güneş gibi parlıyorduk. Derken bir andan Icemar kanatlarını açtı ve ileriye uçarak havada bir şeyler ile çarpışmaya başladı. Etraf rengarenk kıvılcımlarla dolmuştu ve bir an için içimiz aydınlamıştı. Sonrasında gelen haber ise daha bile iyiydi. Icemar miğferi sayesinde iki tane incelemeye değer nokta tespit etmişti. Bir tanesine doğru bizi yöneltti ve yolumuza koyulduk. Saatlerce ilerledik ve bacaklarımız ağrıyana kadar gittik ama halen daha siyah boşluğun ortasında hiçbir şey ile karşılaşmamıştık. Nihayet kamp kurduk ve kitabıma çalışıp dinlenebileceğim vakitten faydalandım. Önümüzdeki iki gün daha bundan farklı geçmemişti ve artık sıkılmaya başlamıştık ki ileride toprağın renginin biraz daha koyu griye döndüğünü farkettik. daha dikkatli inceleyince etrafta küçükten büyüğe doğru yükselerek giden ve dikilitaşları andıran yapılar olduğunu gördük. Sıkıntıdan patlamadan önce nihayet hedefimize varmıştık.

Önümüzdeki yolun sonunda duran en büyük dikilitaş-bina’ya doğru ilerledik. Büyük dikilitaşa giden yol bir yerden sonra iki yanı da sonsuz uçurum olan bir köprüye geldi. Yolun sonundaki kapının iki yanında ise siyah zırhlı figürler duruyordu. Icemar zaman kaybetmeden ileri fırladı ve birini diğerinin üstüne fırlatıp ardından da paketleyip sonsuz uçurumdan aşağıya yolladı. Sonra bir yumruğu ile kapıyı içeriye doğru kırdı ve gelmemiz için işaret etti. Bizler üzerimizdeki ufak şaşkınlığı atarken Üstat Zullron ile Icemar içeriye girip kayboldular. Hemen arkalarından gitmemize rağmen hiçbir iz bulamadık. Bu dürüm üzerine fazla kafa yormadık ve ilerde karşılaşmayı umarak ilerlemeye başladık. Beklediğimiz üzere yol ikiye ayrıldı ve kısa bir düşünme faslından sonra gitmediklerini düşündüğümüz yoldan gittik (yani hızımızı bile yavaşlatmadan sola döndük). Eğer onlarla karşılaşırsak grup bir arada olacaktı. Karşılaşmazsak da en azından daha çok bölgeyi taramış olacaktık. Her iki durumda da kârlıydık. Tavanı bile gözükmeyen geniş koridorlarda bir süre ilerledik ve nihayet bir kapıya denk geldik. Beron yeni çekicini deneme isteği ile kapıya birkaç sağlam vuruş yapmıştı ki kapıda oluşan delikten bir kol çıkıp kapıyı yolarak parçaladı. İçerideki geniş avluda kocaman, taşa benzer derisi olan bir yaratık bizi karşıladı ve zaman kaybetmeden Beron’a en iyi dileklerini iletti. Hemen yaratığın üzerine elimizde ne varsa yağdırdık ve yeni grubun savaşçısı ile yaratığın son çarpışmaları ile nihayet o koca şey yere devrildi. Sandığımızdan çok daha dayanıklı çıkmıştı ve bazı vuruşlarımızı adeta bir hiçmiş gibi savuşturmuştu. Hemen büyücüler olarak toplandık ve incelemeye başladık. Yaratık genel olarak boyutlarının getirdiği dayanıklılığı kullanıyordu ama bunun dışında içinden bazı ilginç organlar ve mutualist yaşayan bir canlı çıkmıştı. Bunları daha sonra incelemek üzere yanımıza aldık ve yola devam ettik. Koridorda kısa bir süre gittikten sonra kocaman, dairesel bir odaya çıktık. Odada karşımıza ilk olarak bir dikilitaş çıktı. Üzerindeki yazıları okumaya çalıştık ama bilinene bir dil değildi. Bir parşömen üzerine tebeşir ile sürterek kopyasını çıkarttık ve belki de büyü gücümüzü baskılayan budur fikri ile paramparça ettik. Sonrasında herhangi bir değişiklik hissetmememiz üzerinde dikilitaşın o işe yaramadığı kanısına vardık ve odanın duvarlarına yakın bir şekilde dolaşarak boyutlarını kestirmeye çalıştık. Çapı yarım kilometreye yakın dev bir odaydı ve yer yer dikilitaşlar diziliydi. Bu taşlar sanki bir koridor oluşturuyor gibiydi. Başı olarak tahmin ettiğimiz yerden ilerledik ve nihayet tahminen odanın ortasına denk gelen yerde küresel bir enerji alanının içinde kalkanı gördük. Önümüzdeki enerji kalkanını, içerdeki dört adet garip bekçiyi ve muhtemelen sayısız tuzağı aştıktan sonra kalkanı alabilecektik. Hızlı bir şekilde Icemar’a haber attım ve kalkanının burada olduğunun haberini verip geldiğimiz yolu tarif ettim. Gelen cevap biraz garipti çünkü kendisi de kalkanı benzer bir odada bulduğunu söylüyordu. Geldiğimiz yoldan geri gidip diğer yoldan giderek yanlarına çıkma planı yaptık ama diğer koridordan gittiğimizde ilki ile aynı kapıya gelince aklımızda biraz şüphe oluşmadı değil. Gene de kapıyı kırdık, yaratıkla savaştık, odayı gezdık ve ortasına gittik. Etrafta ne hocadan ne de Icemar’dan iz vardı. Icemar’a tekrar mesaj gönderdim ve kendisine bir kalkan daha bulduğumuzu söyledim. Bu sefer gelen cevap bir anda heyecanımı doruğa çıkartmıştı. Etrafın tuzaklarla dolu olduğunu ve bir an önce oradan kaçmamız gerektiğini söylüyordu. Ben gruba haber verene kadar içerideki korumalardan bir tanesi küreden dışarı çıktı. Hırsız elf çabuk davrandı ve yana çekilip sağlam bir ok gönderdi. Yaratığın cevabının iki adet yokedici ışın olması hepimizi biraz içimize doğru sıçıttırdı. Elfden geriye sadece toz yığını kalmıştı. Beron yaratığın üstüne atıldı ve en iyi savunma saldırıdır taktiğini kullandı. Arkadan bir tane daha korumanın uyanıp da üzerimize ışınlar yağdırması üzerine geri bas taktiği ile saldırmayı daha uygun gördük. Yaşlı büyücü Beron’un aradan çıkması üzerine yaratıklar ile aramıza bir kar fırtınası koydu ve tam gaz koşmaya başladık. Geldiğimiz koridordan geri kaçıyorduk ama bir şekilde yaratıklardan bir tanesi arkamızda belirdi ve Beron’a sağlam bir ışın çaktı. Neyse ki Beron, elf kadar narin değildi ve üstü halen daha tüterken koşmayı bırakmamıştı. Bu sefer Tiefling büyücü yaratığın üstüne bir gaz bulutu indirdi ve nihayet tam hız koşarak yapıdan dışarıya çıktık. Yaratıklar bizi takibi bırakmıştı ama toparlamamız zaman alacak gibi duruyordu. Icemar’a çıktığımıza dair bir mesaj daha gönderdim ama herhangi bir cevap gelmedi. Köprünün sonunda kamp kurduk ve çıkmalarını bekledik. Nöbetleşe uyuduk ve tahminimizce bir yarım gün kadar bekledik. Nıhayet kapıda hoca ve Icemar belirdi ancak her ikisi de bitik haldeydi. Hemen koşup yardım ettik ama kampa vardıklarında Icemar yığıldı ve oracıkta öldü. Defalarca kontrol ettik ama ölmüştü. Bunca yaptığımız şey boşa gitmişti. Ruhbanımız uykusuna yeni yatmıştı ve o kadar savaştan sonra bugün tanrısından çekebileceği gücü kalmamıştı. İçten içe panik yapmadan önce hocaya ne yapabileceğimizi sordum. Kendisinin yardımcı olabilecek büyüsü olduğunu ama Ruhban ile aynı durumu paylaştığını söyledi. Hemen aklıma Boccob’un taşları geldi ve çıkarıp bir tanesini verdim. Hoca adeta yenilenmiş gibi oldu ve zaman kaybetmeden ritüel hazırlıklarına başladı. Icemar’ın etrafına genişce bir çember çizdi, standart ritüel hazırlıklarını yaptı ve uzun bir süreden sonra nihayet büyüsüne başladı. Cebinden kenara bir taş koydu ve ardından büyüsünü söyledikçe Icemar’ın üstüne doğru kapanmaya başladı. Bir süre sonra öylece hareketsiz kaldı ve Icemar tekrar nefes çekerek yerinden kalktı. Hocayı usulca kenara yatırdık ve Icemar’a kendisini toparlamasını söyledik ama adam yerinde durmuyordu. Kalmak için çabaladı ve en sonunda kılıcından destek alarak ayağa kalktı ve kanatlarını açtı. Bu sırada sırtında kalkan da duruyordu. En azından henüz her şey boşa gitmemişti. Hocanın öldüğünü öğrenince öfkeden gözü döndü ve dikilitaşın üst kısımlarına doğru uçup gözden kayboldu. Hemen arkada hocanın cesedi, ritüel çemberinin içinde öylece mal gibi kalmıştık. Ne yapsak ne etsek bilemedik. Hocanın cesedini düzgün bir şekilde çemberin ortasına koydum ve ozanın hocanın eşyalarını hemen karıştırma fikrinin rafa kaldırdım. Icemar’dan haber çıkmasını bekledik ve neredeyse bir gün daha öylece dikilaşı seyrettik. Gökyüzünden gelen çarpışma sesleri ile uyandık ve bir baktık ki Icemar havada başka uçan bir şeyle çarpışıyor. Bu seferki savaşı çabuk bitmeyecek gibi duruyordu ve üzerimize doğru çürütücü buz yağmuru yağması da açıkta beklememizi zorlaştırıyordu. Beron hocanın cesedini, ben çantasını ve yere bıraktığı taşı aldım ve dikilitaşın kırık kapısından içeriye girdik. Icemar’ın savaşı bitmeyeck gibi duruyordu. Kendisine yanımıza gelmesi ve buradan gitmemiz gerektiğni söyleyen bir mesaj attım ama o kendisini almadan gitmemizi istedi. Ben hariç gruptaki herkes de onu beklemenin anlamsız olduğu kararına varınca mecburen gitmeyi kabul ettim. Sonra düşündük ve şu anda Beron’un sırtında cesedi yatan hocanın bizi buraya ışınlamış olduğunu hatırladık. Mecburen hocanın çantasını karıştırdık ve ölümü durumunda okumamız için bırakılmış bir not bulduk. Orada taşın bizi buradan çıkartmak için olduğu yazıyordu ama nasıl aktive edileceği yazmıyodu. Herkese bana tutunmasını söyledim ve şansınımı denedim. Korallan bölgesinde, Paivanın çıplak yıkandığı nehri aklımda canlandırdım ve içindeki büyü enerjisini taşa yönlendirdim. İlk defa şansım yaver gitti ve gözlerimizi açtığımızda ordaydık.

Gruba bölgenin ortasında olduğumuzu ve buradan güneye devam etmemiz gerektiğini, kapatmamız gereken dev boyutsal kapının orada olduğunu söyledim. Yola çıktık ve o lanet kapıyı kapatmak için ilerledik. Hocanın çantasından kırık kristalin tüm parçaları çıkmıştı ve eskisine oranla iki katı daha kalabalıktık. Tüm kıtanın gözleri üzerimizde güneye doğru ilerlemeye başladık…

Comments

urbanyavuz

I'm sorry, but we no longer support this web browser. Please upgrade your browser or install Chrome or Firefox to enjoy the full functionality of this site.